koca mektep etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
koca mektep etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2018 Pazar

Ulus Etlik Arası Çok mu Irak? - 3

 
Köyden İndim Şehire
 
      Söyleşinin kontrolü bende zannederken o bir hamle yaptı sorusuyla:
      "Ankara'yı iyi bilir misin abi? diye sordu aniden.
      "Meslek gereği çok gelip gitmişliğim var. Bilirim sanırım. Hayrola?" dedim.
      "Ulus Etlik arası çok mu ırak?"
      "Ankara ölçeğinde yakın sayılır."
      "Ulus meydanına Küçük Esat üzerinden mi gidilir? diye sordu kısa bir duraksamadan sonra.
      "Yoo! Ulus nere, Esat nere?" Benim yanıtım üzerine, gözlerini benden kaçırırcasına dışarıya baktı ben söze girinceye kadar. Ben bilerek söyleşinin yönünü değiştirdim; o konuda sözü sürdürmeye niyetli değildi belli ki. Belki de şimdilik...
      "Ne oldu gönlünün kaydığı mimarlığa şimdi?" diye sordum. "İnsan gönül verdiği işte daha başarılı olur bence." diye ekledim.
      "Aslında aklım da gönülden yana kaydı bir ara. Asılan listede hatırı sayılır bir mimari yetenek puanı görünce yani... -Mimarlık seçenlere 'mimari yetenek testi' vermişlerdi sınavda. İşte onun puanı.-  Mimarlık kantinindeki ve bahçesindeki öğrencileri gözleyince de, aklım 'olmaz bu iş.' dedi gönlüme. 'Yaşamında taksi çevirmeyi bile bu yaşa kadar deneyimlememiş birisi, bu üst seviye kültürü yaşamakta güçlük çeker.' "
       "İşte böyle. Mühendisliği seçtik sonunda."
      Taksi de nereden çıktı şimdi diye aklımdan geçirdim. Bir anlama, deneyim edinimi ile bağlantılı olabilir. Bunu biraz deşmeli diye düşündüm:
      "Taksi çevirmenin konuyla ilgisini kuramadım." dedim. "Seçiminde önemli yer tuttuğuna göre..." Anlamıştı aklımdan geçeni. Ben tümcemi tamamlamadan söze girdi bu söyleşi sırasında ilk kez.
      "Haklısınız. Şöyle açıklayayım." dedi. "Mimarlık, bir üst kültürün taleplerine yanıt vermesi gereken bir meslek. Ben bir miktar köylüyüm hala, her şeye rağmen. İlk kez bu gelişimde kullandım taksiyi. Düşünebiliyor musunuz, bu yaşta ilk kez!.. Taksi şoförü hemen anladı benim taşralılığımı. Bu yüzden beni Küçük Esatlarda dolaştırıp getirdi Ulusa ve bi dünya paramı aldı. Çok değil mi deyince de 'yirmi beş dedik!' diye boru gibi bir ses geldi pos bıyıkların arasından, sigara dumanıyla karışık. Sabaha karşı, ıssız Ulus meydanında kuzu olduk ve verdik istediğini. Diyeceğim, ben benden mimarlık hizmeti isteyecek sosyal tabakanın kültürüne ulaşıncaya kadar çok nal toplayacaktım mimar olsaydım. Bilmem haklı mıyım?
      Haklıydı. Mimarlık bilgi kadar görgüydü. Ancak ben o konunun üstünde durmadım. Onun yerine, taksinin plakasını alıp almadığını sordum. Şikayet et diyecektim.
      Güldü genç arkadaşım. "Gazeteci olarak sen de bilirsin ki önerdiğin şey de bir üst kültür davranışı. Biz daha hakkımızı arayacak kadar dik durmayı öğrenemedik." dedi genç üniversiteli.
      Haklıydı ancak, özeleştiri de yapabildiğine göre, uygar dünyanın aydınlanmış bir ferdi olmak yolundaydı. Yolu ve bahtı açık olsun dilerim.

22 Şubat 2018 Perşembe

Ulus Etlik Arası çok mu Irak -2

 
Etlik - Ulus
 
      Ben bir büyük gazetenin Denizli muhabiriyim. Merak, gözlem ve dinleme bizim malzememiz ve araçlarımızdır. Bu nedenle, insanları konuşturma konusunda deneyimli sayılırım. Tren kompartımanında, kısa mesafe binip inenleri saymazsak, yalnız sayılırız genç arkadaşımla. Rahat rahat konuşuyoruz. Sözü bitirmek niyetinde değildim ancak doğru bilgi almak için, ara sıra sözün akışını değiştirmek gerektiğini de bilirim. Bunun için, yeni bir sayfa açarcasına, "Ankara'ya daha önce hiç gelmişliğin var mı?" diye sordum.
      "Hayır." dedi. "Bu benim ilk gelişim. Amca oğlum Mehmet ağabey burada Dil Tarih'te okuyor. Onun yol göstermesi ile gelip işimi bitirdim. Solfasol'da kardeşi oturuyor. Eniştenin iş arkadaşına komşu olmak için orada ev kiralamışlar. Onlara konuk oldum iki gün."
      "Bilmediğin şehir, bilmediğin mahalle, sanırım merkeze de uzak... Güç olmadı mı?"
      "Olmaz mı! Örneğin, ikinci günümde, Ulus'tan bindiğim dolmuş, uzattığım parayı bozamadığı için beni Hasköy'de indirdi. İkinci dolmuşun geliş zamanından da onun parayı bozup bozamayacağından da emin olamadığım için Solfasol'a kadar yürüdüm." diye anlattı hafif alaycı ve aynı zamanda biraz da incinmiş havada. Semt adı ilgimi çekmişti. İstemeden araya girdim:
      "Solfasol mu dedin! Ne garip isim o öyle!" dedim. "Müzikle ilgili gibi."
      Ona da garip gelmiş ilk duyduğunda. Tarihçi büyüğüne sormuş daha Ankara'ya gelmeden önce. 'Duyduğuma göre,' diye başlayıp anlattı:
      "Solfasol, aslı 'zulfazl' olan Arapça bir kelimeden bozularak gelmiş. 'Erdemli, eski dilde faziletli' anlamına geliyormuş aslı. 'zulfazl' dilimizde yuvarlanıp Solfasol olmuş zamanla. Arapça ile Türkçenin fonetik farklılığından kaynaklanıyormuş bu kayma. Zulfazl yazdığımızda, Arapça aslında, birinci z, peltek z olarak tıslamalı, ikinci z ise, Arapçada z olmayıp, dilin ucu azı dişine dayanarak d ile z arası bir ses veren başka bir harfmiş. Bu nedenlerle, kelime değişe değişe sulfadıl, sulfazıl veya  sulfasıl derken, sonunda solfasol kalmış."
      Bu sırada karşı yönden gelen bir trene yol verdi bizimki. Trenler selamlaşırken bizim susmamız gerekirmiş gibi sustuk bir süre ikimiz de. Suskunluğun arasında gülümsemekteydi genç üniversiteli. Bu gülümseyişin arkasından bir şeylerin geleceğini sezdim ve ilgisizmiş gibi beklemeye başladım.
      "Bir de böyle bir açıklaması var Solfasol'un." diyerek matbaa basımı bir sayfa uzattı bana. Hacı Bayram külliyesi civarında satılan dinsel yayınlardan birisinin arasından çıkmış bu sayfa. (Bildiri dağıtmanın başka bir yolu da bu anlaşılan.) " 'fazilet' kelimesinden hoşlanmayan cumhuriyet rejimi, bu anlamsız solfasolu üretti." iddiasındaydı broşürün yazarı. 'zulfazl' Hacı Bayram hazretlerinin doğduğu yer olduğundan oradaki cemaatin Solfasol ile ilgisi ve hakkında bilgisi var anlaşılan.
      "Bu da bir açıklama değil mi?" dedim renk vermemeye çalışarak ve biraz da provoke etmek için.
      Benim bu renksiz tepkim biraz şaşırttı anlaşılan. Bir süre sustuktan sonra kendi rengini ortaya çıkarma cesaretini gösterdi: "Evet o da bir açıklama. Açıklama amma 'solfasol' gerçeğini değil, bunu yazanın cumhuriyet düşmanı olduğunu açıklıyor." dedi.
      Bu köy çocuğu ufkunu genişletmiş, aydınlanma yoluna girmiş dedim içimden.
      "Hacı Bayram türbesini mi ziyaret ettin?" diye sordum.
      "Evet. İşlerimi tamamladıktan sonra, dün ziyaret ettim. Kurtuluş savaşımızla ilgili kitaplarda da adı geçiyor, adına yapılmış camiden dolayı. Ayrıca, Solfasol dolmuşlarının kalkış noktası da bu külliyeye çok yakındı."
      "Din eğitimi aldın mı hiç?" diye sordum söz bu bağlama kaymışken. Amacım da muhatabımın düşünce dünyasını tartmaktı.
      Dedesi tarafından eğitilmiş hem de örgün eğitim yaşamından da önce başlayarak.
      Dindar mısın diye sorduğumda da, dedeme göre evet, babamın gözüyle bakınca da hayır demeliyim dedi. Ayrıca, bu hususta, gittikçe her ikisinden de uzaklaşıyorum, açıkça dile getiremesem de diye ekledi ben onlardan farklıyım dercesine.
      Yol uzun, konuşulacak konu çok.
      (Devam edecek.)

18 Şubat 2018 Pazar

Ulus Etlik Arası Çok mu Irak -1

 
 
Solfasol Nerede?
       "Etlik garajında in ve Ulus'a git. İş Bankası binasının yanında in ve Solfasol dolmuşlarının sabah seferine başlamasını bekle."
 
      "Üniversite sınavlarının sonucu belli olmuştu. O zamanki seçim sistemine göre, Türkiye'de mevcut üç beş üniversitenin yedi sekiz fakültesinden birine kaydolabilecektim. Bunlardan ikisi de Orta Doğu Teknik Üniversitesinin Mimarlık Fakültesi ve Mühendislik Fakültesi idi. Benim tercihim bu ikisi yönündeydi. Yola çıktığımda kararım daha netleşmemişti; ikisinin arasında gidip geliyordum. Duygu yanım mimarlık diyor, akıl yanım mühendislik diyordu."
      Böyle dedi yol arkadaşı genç, heyecanlı heyecanlı. Her ne kadar vurgulamadan geçiştirse de biraz öğünme de seziliyordu sözcüklerin arasından sızan. Anlattığına bakınca öğünmeye hakkı da vardı aslında. Anlattığı sınav başarısı azımsanacak gibi değildi.
      "Niye tıbbı seçmedin?" diye sordum merakımdan. İş işten geçmişti oysa. Sırf kendisini sınamak için İstanbul'daki tıp fakültelerinden birisini yazmış seçenekler arasına. Gitmeyeceğini daha yazarken de biliyormuş. Bunun iki nedeni varmış: Birincisi mühendisliği çok istemesi, ikincisi de kan veya ağır yara gördüğünde bayılmasıymış. Lise günlerinde, tıraş olurken kanattığı sivilcesini sıkarken bayılmıştı yatılı okul lavabosunun başında. Yatılı öğrenciler arasında, tevatür de devreye girerek, günlerce konuşulmuş bu.Ona 'sen doktorluk yapamazsın' denirmiş hep.
      "Yazık olmuş. Keşke doktorluğu seçseydin. Kandan veya yaradan uzak dalları da var tıbbın. İyi para kazanırdın." dedim.
      Duyguları kolayca yüzüne vuran birisiydi. Bu yaklaşımım onu mutlu etmemişti. Seçimini savunmayı gerekli gördü:
      " İyi bir mühendis de iyi para kazanabilir. Türkiye sanayileşecekse mühendislik sayesinde sanayileşecek. Sanayi büyüdükçe de daha çok sayıda ve dalda mühendise gereksinim olacak. Giderek büyüyen bir sarmal bu." dedi.
      Kendi içinde tutarlı bir argümandı ileri sürdüğü. Tutarlı olmasına tutarlıydı ancak yap-sat döngüsünün tam ortasını düşlerken, bulunduğu noktanın çevresini , yani piyasayı, ürün geliştirmeyi, pazarlamayı aklına bile getirmiyordu. Bunu, onun bir eksikliği olarak göremezdim. O, iyi niyetiyle, sürecin bir bölümünü doldurmak için yola çıkmıştı anlaşılan.
      İşim toplumla iletişim gerektirdiğinden, özellikle taşradan gelen bu kuşaktaki gençlerin, ülkesini kalkındırma ve halkının refahı konularında çok ateşli olduğunu saptadığımı  ve kendisini feda etme derecesindeki bu ateşi de çok romantik bulduğumu burada belirtmeliyim. Ben bu düşüncemi incitmeden ifade etmeyi tasarlarken o:
       "Zaten biz, seçimimizi yaparken, hiç para düşünmedik." diye sözünü sürdürdü, ben düşüncelerimi toparlarken. "Üreten kişi, bir şekilde, üretilen değerden payını alacaktır. Bunun ne kadarı azdır, ne kadarı çoktur bilmiyorum ben. Arkadaşlarım da öyle. Hepsi çiftçi, esnaf ve küçük memur çocuğu. Yola çıktığımız noktalar arasında sarsıcı farklar yok. Ne kadar parayla ne gibi bir refah seviyesine ulaşılacağını da bildiğimiz söylenemez." Çoğul özne kullanışı dikkatimi çekti:
      "Biz diye konuşuyorsun. Neden?" diye araya girdim.
      "Biz dediğim kişiler, düşünceleri ve idealleri çok yakın olan arkadaşlar. İdealleri derken  ülküleri diyecektim ancak bu kelimeyi başkaları kaptı; sanki Türkçeyi çok seviyorlar da, öz Türkçeyi önemsiyorlar da düne kadar mefkure derken şimdi ülkü diyorlar. Neyse, parasız yatılı öğrencilerdik biz Denizli'de, Koca Mektepte. Sıra arkadaşlığı, etüt arkadaşlığı ve yatakhane arkadaşlığı derken biz  olduk biz.
      Koca Mektep derken Denizli Lisesini kastediyordu. Ben de bir koca mektepli olduğum için bilirim bunu ve mensubiyetimden gurur duyarım.
      (Devam edecek.)

12 Ocak 2016 Salı

ÖĞRETMENİM - 23

KOCA MEKTEP - RESİMLERLE
1950 li yıllarda havadan çekilmiş bir fotoğraf.
Sağ üstte Denizli stadyumu.
Stadyumun altında sağ tarafta, ileride bize yurtluk yapacak olan pansiyon binasının temeli atılmış.
Alta doğru görülen orta bahçeli büyük bina koca mektep. Binanın ana girişi alt ortada görünüyor.
Dolgu tabanlı, yüksek tavanlı, iki katlı bir taş bina.
Lise-1 de, üst tarafta, orta kapının solunda, birinci kattaki bir sınıftaydım.
Lise-2 de, binanın sağ tarafında, yukarıya doğru uzayan kanadında, ikinci kattaydım.
lise-3 de, sol kanattaki uzantının ikinci katındaydım. Parasız yatılı sınavına da bu sınıfta girmiştim. İlginç değil mi: Bir bakıma, başladığım sınıfta bitirdim liseyi.
Sağda, son ziyaretimizde, deprem hasarı nedeniyle yıkım kararı verildiğini öğrendiğimiz pansiyon binası. Daha sonra yıkılmaya başlandığında çekilmiş olan bu resim Koca Mektepliler gurubu içinde yayınlanmıştı.
Üç yıl evimiz gibi olmuş bu binanın yıkılması beni pek etkilemedi. Sıradan bir betonarme bina idi sonuçta.
Oysa, tarihi koca mektep binasının da başına aynı şeyin gelmesi, ihtimali bile sarsıyor beni. Hatta, stadyuma doğru üst kısma yapılan ve halen kullanımda olan, yeni lise binasını bile yıksalar pek umursamam.
Koca mektep başka.
Resimlerine baktığımda bile içim aydınlanıyor.
Cumhuriyetin aydınlanma hedefinin eseri o.
 
Çizgili pijamalarımızla yatakhanedeyiz.
Soldan, Ergül, Avni ve Ahmet ayakta, oturanlar, Burhan, Mustafa, İbrahim, Müjdat, M. Salih, Mansur ve en önde, Ali Kamil.
Bu on isimden beşi aşağıdaki resimde, İzmir'de bir arada. (Soldan sağa: M. Yavuzyılmaz, A.K. Yürekli, E. Yeşilada,
B. Uyaver, İ. Çorbacıoğlu ve A. Yücegönül )
Hiç değişmemişiz gibi geldi elli yıl sonra buluştuğumuzda.
Biz üşürken Burhan'ın pijamasız yatışı, burada bulunmayan kimi arkadaşların neredeliği, nasıllığı, Ergül sayesinde(!) Poyraz Osman'ın beni, adil bir şekilde sözlüye çekişi ve iltifatla(!) yerime gönderişi, vs. Epeyce kulak çınlattık.
 
Bizim kulaklarımız da çınlıyordu aynı zamanda. Sonradan duydum, bir gurup yatılı arkadaşımız, aynı gün Denizli'de bize paralel olmuşlar. Kulaklarımızı çınlatmışlar, yetinmemişler telekonferansla Ankara'dan İ. Helvacı takviyesi almışlar.
 
Adını andığım veya anmadığım tüm koca mektep arkadaşlarıma, hepinize bol selam ve esenlik dileklerimle. 
 


4 Ocak 2016 Pazartesi

ÖĞRETMENİM - 20

KOCA MEKTEPTE İLK DERS
Ders zili çalmak üzereyken sınıfa girdik Ahmet'le birlikte. Ahmet'in yanı boştu. Aynı sıraya oturduk. Birkaç gün sonra, sınıf öğretmeni oturuşu boy sırasına göre yeniden düzenleyecekti. Müjdat Savran, Mustafa Akkaya ve ben girişteki ilk sıraya oturtulacaktık. Hemen solumuzdaki sırada Mansur Yumuşak otururdu.
Sınıfta hiç kız öğrenci yoktu. Sınıf arkadaşlarımın çoğu yatılıydı, paralı veya parasız.
İlk derse dönersek, ders zilinin üzerinden çok geçmeden sol kolunun altına sıkıştırılmış çantasıyla, hafif yan yürüyüşle öğretmen Poyraz Osman girdi sınıfa.
Esas adının Nazmi Kuzpınar olduğunu, takma adın bir Türk filminden yakıştırıldığını daha sonra öğreneceğim öğretmenin duruş ve hareketlerinde, ciddi bir farklılık vardı ve insanın gülesi geliyordu. Sınıf kapısından kürsüye varıncaya kadarki süre, karın kaslarımın kıpırdaması için yeterliydi. Zor da olsa renk vermedim sanırım. Sonradan katılmam nedeniyle, daha çok göze batacağımın bilincindeydim. 
Koca Mekteplilerin atmışlı yıllardaki mezunları, uzun uzun Poyraz Osman öyküleri anlatabilirler. Ben yaygın anlatılmayan birkaç yaşanmışlığa değineceğim sadece.
Nazmi Bey'in Kıbrıs duyarlılığı biliniyordu. O günlerde basından izlediğimiz bir Kıbrıs gerginliği vardı ve hatta Denizli'de düzenlenen bir protesto mitingine de katılmıştık. "Kıbrıs Türk'tür, Türk kalacaktır" sloganı bile atmıştık.(Aynı slogan ileriki yıllarda çokça tekrarlanacaktır.) Yani, bizde de Kıbrıs duyarlılığı vardı.
Nazmi Bey'den ders kitaplarında yeterince bulunmayan Kıbrıs coğrafyasını anlatmasını istedik. (Ders kaynatma isteği de var mıydı, bilmiyorum.) Nazmi Bey hevesle girdi konuya. Hem anlatıyor hem sıralar arasında dolaşıyordu. Herkes ilgiyle dinliyordu sanırım. Ben de dikkatle dinliyor ve coğrafya defterinin arka sayfasına kısa notlar yazıyordum.
Nazmi Bey'in sesi arkalardan geliyordu. Lefkoşe'nin nüfusu 48 bindir dedi. "Lefkoşe 48 000" yazdım. Lefkoşe ile ilgili bilgiler veren ses giderek yaklaşıyordu. Tam önümüze gelip sınıfa döndü ve "arkadaşınızın defterinde de yazıldığı gibi, Lefkoşe'nin nüfusu 48 bindir" diye tekrarladı. Sınıf mesajı almıştı. Anında defterler açıldı. Bilmediğim şey, iyi not tutan öğrenci olarak bellendiğimdi.
Lise son sınıfta bir ara, not tutmayı bırakıp dersi kitaptan takip etmeye yönlenmiştim. Bir gün, idare tarafından ikinci kata çıkan merdivende beni durdurdu Nazmi Bey. "Sen bu yıl niye not tutmuyorsun?" diye sordu. Ne gevelediğimi anımsamıyorum ancak not tutmaya başladım yeniden.
Atmışlı yılların sonunda veya yetmişli yılların başında, Ankara'da karşılaştığımızda, Ders Malzemeleri Genel Müdürlüğünde çalıştığını söylemişti bana. Sesinde bir hüzün gizlendiğini hissettim o konuşmada. İfade edemedim ancak ben de üzüldüm.

29 Aralık 2015 Salı

ÖĞRETMENİM -19

KOCA MEKTEP
Daha önce, bilmediğim bir şehirde, bilmediğim bir kişinin velayetinde Denizli Lisesi'ne kayıt yaptırdığımdan söz etmiştim. Koca Mektepli olmuştum kağıt üstünde.
Parasız yatılılık bu durumu değiştirmedi. Denizli Lisesi'nde parasız yatılı olacaktım.
Parasız yatılılardan sorumlu müdür yardımcısı Şakir bey hazırlamam gereken belgeleri belirtti. Bir cuma günüydü ve gelen pazartesi günü okul açılıyordu. Yeni duruma göre hazırlıklar için köye döndüm.
Dayanamayacağım, hemen belirtmeliyim: Bu "parasız yatılı" nitelemesini hiç sevmedim oldum olası. Çok kaba hatta aşağılayıcı bulmuşumdur, eski dildeki "leyli meccani" nitelemesini bile daha sıcak bulacak kadar...
Pazar günü babamla birlikte Denizli'ye gelip Bayram Yeri meydanına bakan bir otele yerleştik. Bunu anımsayabilmemin nedeni, o akşam ve ertesi sabah, otelin balkonundan yakın ve uzak tabelalara bakarak kendimi göz muayenesinden geçirdiğimi anımsamamdır.
Ne ara noter işini hallettik hatırlamıyorum. Heyet raporu için hastaneye kaydımızı yaptırdıktan sonra babam köye döndü.
Heyet raporu için kurul toplantısı salı günüydü sanırım. Benim gibi birkaç kişi daha vardı. Değişik uzmanlık sahalarının koridorlarında veya kapı önlerinde, onların çoğuyla karşılaştık ve tanıştık. Böylece, tanıştığım ilk yatılılık arkadaşım Mustafa Akkaya oldu. Tanıştığım ilk veli de Mustafa'nın babası Kamil Amca oldu. ( Hastane koridorlarında gerilen benim gibileri gülümsetmeyi başarmıştı kendine has nükteleriyle Kamil Amca. Rahmetle anıyorum. )
Çarşamba günü elimde belgelerim ve valizimle Şakir Bey'in karşısına dikildim. Bir önceki karşılaşmamıza göre daha ciddi bir havası vardı. Ne de olsa lise boyunca onun gözetiminde olacaktım. Önce kaydım yenilendi. Artık velim Muharrem Bey değil Şakir Bey'di. Önceki kaydıma göre verildiğim öğlenci sınıftan yatılıların toplandığı bir sabahçı sınıfa  alındığım bildirildi. İyi dileklerle pansiyona gönderildim. ( Paralı ve parasız yatılıların barındırıldığı bağımsız bina vardı lisenin bahçesinde ve adı pansiyondu.)
Pansiyonun kapısına yaklaşırken birisini fark ettim. Karşıda, inşaat hafriyatı sonucu yığılmış toprakların üzerinde oynayan çocuğu gözlüyordu. Belli ki onun annesiydi. O da beni fark etti. "Sen de mi yatılıya geldin evladım?" dedi elimdeki valize bakarak. Ben olumlu yanıt verince oğlunu çağırdı benimle tanıştırmak için. Önce ismini öğrendiğim ve kendisinden önce gözlerini gördüğüm arkadaşım Ali Kamil Yürekli idi.
Pansiyona yerleştikten sonra, ara bir günde ve ara bir saatte derse başlamak için koridorda beklemeye başladım. Teneffüs zili çaldığında, yeni sınıf arkadaşlarımın çıkışını seyrederken, Çivril'den arkadaşım Ahmet Bay geldi yanıma. Yoklamalardan biliyormuş benim o sınıfa verildiğimi. Yanını boş tutmuş benim için.
Girdiğim ilk ders coğrafya idi. Ahmet beni önceden uyardı öğretmenle ilgili. Zorlanacaksın amma sakın gülme dedi. Uyarısında haklıymış. Koca Mektepliler anladı zaten. Lisede ilk karşılaştığım öğretmen Nazmi Kuzpınar'dı, takma adıyla Poyraz Osman.
Bir sonrakinde Nazmi beyi anmayı sürdürmek üzere... 
 


17 Aralık 2015 Perşembe

ÖĞRETMENİM 18

Zor Yaz
Yaza başöğretmeni küstürerek girdim. Bundan endişem yok gene de. Çünkü, dede bu, sever ve affeder. Küslüğün sürdüğü de yok. En ateşli zamanında bile yatarken küsüyor, uyanınca unutuyorduk.
Her yaz olduğu gibi, bu yazın da okul kapandı, işler açıldı. Tatil diye bir kavram yok. Boş zamanı doğa belirliyor. Yağmur yağarsa tatildeyim örneğin. Yağışlar erken kesildiyse, sulama işleri erken başlıyor.
Sulamayla başlamadık işe o yıl. Toprak henüz susamadı belki; belki de babamın önceliği değişti. Babam denemeleri severdi. O yıl da patatesi denemeye karar vermiş, patates geleneksel ürünlerimizden olmadığı halde. Ürün çeşitlendirmesi aklına yatmış olmalı. Biri tutmazsa diğeri tutar yaklaşımı. Ayrıca, nakit girişini yaymaya da yarar. Bir de iş yükü ayarlaması var: Sulu tarım alanı, babamın aklındaki optimum dekar seviyesi civarında olmalı.
Patates ekimiyle açıldı sezon. Sürerek kabartılmış toprakta, özellikle birer saban izi atlanarak derinleştirilmiş  sulama karıklarının sırtı patates ekimi için hazırlandı. Geleneksel üreticiler bu işlerde makine kullanıyor olabilir fakat bizde hepsi el işiydi. Bol bol çapa ve kürek salladık.
Daha iki nefes almadan sulama başladı. Sulama başladı mı bitmek bilmez çünkü doyurucu yaz yağmuru pek düşmez bizim bölgeye. Pancar tarlası, yonca parseli ve patates tarlası arasında gidip geldik yaz boyunca. 
Bu koşturmaca arasında aylar geçiverdi. Okul zamanı yaklaşıyordu. Bizim yatılı sınavından da bir haber çıkmadı. Diğer yolları da kendim kapattığıma göre, Denizli'de gündüzlü olarak okumalıydım liseyi.
Liseye kayıt için Denizli'ye gittim. Orta okul girişinde olduğu gibi, liseye kayıtta da çıktı karşıma "veli" sorunu. Çivril'in Savran köyünden gelen bu genç, nereden ve nasıl bulurdu Denizli'de oturan veliyi.
Güzel bir rastlantı sonucu hiç tanımadığım bir yedek parça satıcısı bana veli oldu.
Çivril'den gelen traktör tamircisi ile Denizli'deki  parçacı, çaresizlikten ağlamaklı bir çocuğa yardım etmeyi seçtiler. İyilik denen şey bu işte: Karşılık beklemeksizin yardım.
Denizli'de ev kiralandı. balyalar hazırlandı. Elbiseler diktirildi, vs.
Ufak tefek birkaç ihtiyaç için Çivril'deydim. Bir Perşembe günüydü. Yaz tatilinin son perşembesi. Bir okul arkadaşı ile karşılaştım. Ayak üstü ileriden geriden konuştuk. Beni yoklamaktaymış oysa. Bir ara, "Sana bir müjdem var. Karşılığında bir tavuk isterim," dedi. Böylece parasız yatılı sınavını kazandığımı öğrendim.
Ertesi gün Denizli'deydim. Listeyi gördüm. İlgili müdür yardımcısına yönlendirildim kapı görevlisi tarafından. Böylece, statü gereği lise boyunca veli görevini de üstlenecek olan, pansiyondan sorumlu müdür yardımcısı Şakir Bey ile tanışmış oldum. 
İlk velim Muharrem Beyi ve beni ona yönlendiren Hüseyin Ağabeyi de unutmadım.
Lise yaşamımın başladığını hissettim o gün. Bu günlerde, o günlerden daha çok bilinirlik kazanan adıyla, Koca Mektepliydim artık.