28 Şubat 2017 Salı

eyüp ağa -8

 
11
Bük Cenneti ya da Cennet Bükü
   Kırk dekarlık, Menderes nehrinin bir dirseği boyunca uzanan arazi satın alınır. Tapulama işlemleri sırasında sadece İbrahim ve Kazım Çivril'dedir. Arazi ikisi üzerine tapulanmıştır. Bu arada aralarında Hacı Ahmet'in yokluğu ve hakkının ileride verileceği de konuşulur. Aile büyüğü olarak bu konuda İbrahim ısrarlıdır. Kabullenilen hakkın zayi olmayacağına inanır ve gönül rahatlığıyla tapu işlemini yürütür.
   Yeni arazi köye uzaktır. Su basan kısmına buğday ekilemeyeceğinden ve diğer kısımların da, köye yakın ve hayvan gübresi görmüş diğer tarlalara karşılaştırıldığında zayıf bulunduğundan ve on yılı aşkın süren savaşın aktif nüfusu kemirmesi nedeniyle uzun zamandır sürülmemiştir bu tarla. Bu nedenle çayır gibidir; ayrık otu basmıştır her yanını. Yani, öncelikli iş arazinin ıslahıdır.
   Bu çayır ne atla ne de öküzle sökülebilir, ancak camız gücü söker bunu denir. Camız, mandanın  bu yörede daha yaygın olan adıdır. Erkek mandalar iğdiş edilerek uysallaştırılırsa çift hayvanı olarak kullanılabilir. Özellikle sıcağı sevmemeleri nedeniyle fazla yeğlenmez fakat ağır hizmetler için bire birdirler, çünkü çok güçlü olurlar. Yavaş fakat güçlü...
   On beşini yeni geçen Hacı Ahmet'in görevi olur yeni arazinin ıslahı. Bir taraftan ıslahat yürürken, Menderesin dik yarlı ve akıntının hızlı olduğu bir yerine su çıkrığı (dolap) kurulmaya başlanır. Dev su çarkı dönerken döner kovalar su taşımaktadır. Şırıl şırıl, gıcır gıcır... Ahşap parçalarla kurulan makinenin gıcırtısı geceleri köyden bile duyulur.
   Kendi ellerinde bulunanın yanı sıra dağ köylerinden koyun gübresi getirtilir arabalarca. Beş altı dekarlık, dolaba yakın bir parsel gübreye doyurulur. Bu bölge sebzeye ayrılır. Gerek sebze parselinin etrafına, gerekse iki parsel halinde imar edilen diğer parsellerin etrafına her cinsten meyve ağaçları dikilir. Ağaçları sulayabilecek şekilde arklar açılır çepeçevre. 
   Meyve biraz arkadan gelir fakat bir sonraki yıldan itibaren köye ve çevre köylere sebze satılır bol bol.
   Hacı Ahmet'in askerlik çağı gelinceye kadar Cennet Bükü görünür olmuştur.
   Bunu gören Yukarı İzzetlerden Derviş ağa da yakındaki bir arazisine meyvelik yaptırmıştır.
   Derviş ağa da İbrahim ağa da ağaçların arasına birer ev yaptırırlar.
   Derviş ağa, oğlu İzzet'in hapse düşmesiyle sarsılmış, torunu Mehmet Ali'nin ölümüyle de işten elini ayağını çekmiştir. Emeklilik yaşamı kurmuştur kendisine.
   İbrahim ağa ise, bir yandan Hacı Ahmet'in askere gidişiyle bahçenin sahipsiz kalmamasını düşünürken, diğer yandan da bahçe havasının zayıf ciğerlerine yararlı olacağını ummaktadır.
   Üç yıl sonra Hacı Ahmet askerden döndüğünde, bahçesini umduğu kadar gelişmiş görememekten üzülmüştür. Ağabeyinin rahatsızlığını bildiği için üzüntüsünü dışa da vuramamıştır.
   İbrahim ağa, kardeşi Kazım'ın yavaş yavaş ayrı havalara girdiğinin, bahçenin bir bölgesini sahiplenir havada olduğunun farkındadır.
   Mallarını ayırmayı kendisi de düşünmektedir aslında. Köse Mehmet'in vefatıyla gelen miras da dikkate alındığında, kullanabildiği mülk kendisine yeterli geliri sağlamaktadır. İki kızının geleceğinden endişesi yoktur. Genç yaşında yaşadıkları, Galiçya, Sina çölleri, İngiliz esareti, esaretin hediyesi verem illeti onu erken olgunlaştırmış ve dünya malını gözü görmez olmuştur.
   Baba emaneti olan Hacı Ahmet'i hayırlısıyla everebilmek ve ayakları üzerinde duracak hale getirmek için dişini sıkmaktadır. Yaşı daha kırkını bulmadan yaşlı hissetmektedir kendisini.
   Babasıyla birlikte askere alındıklarında, Afyon garında vedalaşıp helalleşirlerken vasiyet etmiştir Eyüp ağa bu yöndeki beklentisini. "Bu gidişin dönüşü olmayabilir oğlum." demiştir. "Eğer ben dönemezsem, geride kalan bebeği, Hacı Ahmet'i yetiştir ve yurdunu yuvasını kur. Bu sana vasiyetimdir."
   İbrahim ağa babasının vasiyetini eğrisiyle doğrusuyla tutmuş görünüyor. Nereden mi biliyorum? Bu öykünün yazarının babası oluyor Hacı Ahmet. Yazarınızın adı da amcasının adından geliyor. Rahmetlinin ölümünden üç yıl sonra doğmuşum ve adımı sülalece İbrahim koymuşlar.
    


21 Şubat 2017 Salı

eyüp ağa -7

 
10
Mültezimin sonu
   Uzun gaybubetten dönen Eyüpoğlu İbrahim'i yıllarca bekleyen bir de nişanlısı vardır. Töre ve gönül gereği, ölüm haberi gelmediğine göre nişan geçerlidir; beklememek ayıptır, günahtır.
   Ve sonunda bekleyenler muratlarına ererler.
   İbrahim, babasının cepheden dönmemesi nedeniyle, ailenin ağası olmuştur zaten. İşleri toparladıktan sonra, Hanife'yi daha fazla bekletmeyeyim der ve Köse Mehmet ağaya uygun bir heyet gönderir. Düğün kararı alınır sonunda.
   Köse Mehmet köyün önde gelen varsıllarındandır. Onun da Çivril'de has dostları vardır. Kasaba tacirlerinden Ekselioğlu Hüseyin ile 'yedikleri içtikleri bir' nitelemesine uygun bir arkadaşlıkları vardır. Anlatacağım olay dahi, bu dostluğu bozmamıştır.
   Kasabadaki arkadaşları sayesinde, Köse Mehmet'in  geniş bir 'miri mülkü' üstüne tapulattığı da söylenir. Vebali söyleyenlerin boynuna... Halk bu, ağzı kese değil ki büzesin.
 
   Cumhuriyet döneminin hemen başlarında, muhtemelen onda bir vergisi uygulamasının son yıllarında, Ekselioğlu iltizam ihalesine girmeye karar verir. Kendi mal varlığı istenen teminat seviyesini karşılamaz. Bunun üzerine, arkadaşı Köse Mehmet ağaya baş vurur. Arkadaş arkadaşı kırmaz ve Köse Mehmet'in arazisi teminat gösterilir. İhale sonunda Ekselioğlu mültezim olur.
   Değişik şeyler söylenmesine rağmen, yaygın söylentiye göre, kem talih işte, o yıl da kıtlık yılıdır Allah'tan. Ekselioğlu yeterli ürün toplayamaz ve zarar eder. Köse Mehmet'in arazisinin önemli bir kısmı bu nedenle satışa çıkarılır. Söyleyenden söyleyene değişmekle birlikte, bu talihsizlik -yoksa saflık mı?- sonunda üç yüz dekar civarında arazi kaybeder Köse Mehmet ağa.
   Kader mi şeytan mı bilemem, bu arazi satışında da ortaya sık sık çıkan isim Şeyhler sülalesidir. Şeyhin kendi varlığı ve müritleri gözündeki itibarı, kısa sürede gereken nakdi toplamaya fazlasıyla yetmiştir. Satışa çıkan  Köse Mehmet arazisinin çoğunu şeyhin adamları almıştır.
   İbrahim ağanın - ona da ağa denmektedir artık Çivril eşrafı arasında- dolaylı bir merhabası vardır icra memuruyla. Bir gün karşılaşırlar Çivril çarşısında. "Senin kaynatanın şimdiye kadarki satılan mülkü, borcu kapattı aslında. İhtiyaten bükün de satışına karar verildi. Bu nedenle de ucuza satışa çıkarılacak. Gücün varsa kaçırma." der. İbrahim ağa da fırsatı kaçırmaz. Takastan kalan arabamat arazisini gene kör Ömer ağaya, başka bir parseli başka bir ağaya satar ve bükü satın alır.

   Bük, nehir kenarı sulanabilir arazi demektir. Genellikle menderesin büküldüğü yerlerdir bük denilen araziler.
   İbrahim ağanın planları vardır bu arazi ile ilgili; sulanması gereken ürünler, yani sebze ve meyve yetiştirmek... Hem de ticari seviyede...

   Bu yıllara gelinceye kadar, yaramazlıklarından ve kaytarıcılığından bıktığı kardeşi  Ali'yi mal ve kazanç ortaklığından ayırmıştır.
   Verem illetinin hediyesi olan nefes darlığı nedeniyle güç gerektiren işlere girememektedir. Köyde açtığı bakkal dükkanını idare eder. Diğer kardeşi Kazım ve henüz on beşindeki baba emaneti kardeşi Hacı Ahmet (babam, doğuştan hacı) ile yürütülen tarımsal çalışmaları da o yönetir.

Kelimelerin Ruhu-7: Yürütme Yetkisi ve Denge-Denetleme (Kuvvetler Ayrılığı)

 
Kuvvetler Ayrılığı(#)
     Anayasal kapsamda üç güçten söz edilir: Yürütme, Yasama ve yargı. Bunlar devlet olmanın göstergesi ve mecburiyetidir. Bunların dışında, demokrasinin evrilmesiyle gelişen özgür basın, güçlü sivil toplum kuruluşları ve merkez bankası gibi özerk kuruluşlar da demokratik devletin dayanağı olarak kabul edilir. Fakat, burada ele alınan, başta belirtilen üç güçtür.
     Demokrasilerde bu üç gücün bir diğerini kontrol edememesi esas kabul edilir. Kastedilen, ikna etme değil, emir alma seviyesi bağlantı ve anayasal yollarla da olsa etkileyebilme gücüdür. Bu üç güçten herhangi birisinin bir diğerinin etki alanına girmesi halinde, üçüncüsünün de aynı etki alanına girmesi kaçınılmazdır.
     Roosevelt ABD devlet sistemini üç at tarafından çekilen bir arabaya benzetmiştir bir konuşmasında ve yargıyı temsil eden atın, o günün sorununu çözmekte, yeterince asılmadığından şikayet etmiştir. Bu atı kamçılamaya(!) kalkınca da, yasama atı da yüke girmemiştir. Çünkü başkanın atlatmak istediği hendeği önce yargı hissetmiş, tehlike algısıyla arabayı o yöne çekmeye yanaşmamıştır. Kamçılama başlayınca da yasama atı, hendeğe fazla aldırmamakla birlikte, kamçılama geleneği doğar diye, başkanın partisinin çoğunluğuna rağmen, başkanın elinden kamçıyı almıştır.
     Tek tekerlekli cambaz bisikleti vardır, bilirsiniz. Üzerinde ancak cambazlar durabilir sınırlı bir sürede ve ancak ona uygun alanlarda sürülürse. İki tekerlekli bisiklete ise sıradan insan binebilir ancak o da ancak hareket ettirildiği sürece dengededir. Durdurulduğu  anda devrilir. Bir de üç tekerlekli bisiklet vardır. Üç noktadan yere değdiği için her zaman dengededir.
     Tek ayaklı masa yapamazsınız. İki ayaklı masa da olmaz. Denge, ancak üç veya daha fazla ayakla sağlanır.
     Teşbihte (benzetmede) hata aranmaz denmiştir. Roosevelt'in örneği de benim verdiğim örnek de devlet yapısını tamamen anlatmaz elbette. Ancak denge için bağımsız üç kuvvet şarttır gerçeğini yeterince vurgular. Tek ayaklı bir sistem ancak ve ancak kuvvet uygulayarak ayakta tutulabilir.
     Referanduma sunulan değişiklikte, yargı ve yasama büyük oranda yürütmenin etki alanına gireceğinden, bence demokrasi büyük yara alacaktır. Demokrasi vazgeçilemez bir değerdir diyenlerin destekleyeceklerini sanmıyorum.
     (#) Not: Terim öyle yerleştiği için 'kuvvetler ayrılığı' terimini kullandım. Güçler ayrılığı daha doğru olurdu.

17 Şubat 2017 Cuma

Kelimelerin Ruhu -6: Anayasa

 
Anayasa - Yasaların Anası
 
     Bir zamanlar Kanun-i Esasi demişiz, temel yasa anlamında; diğer yasalar bunun üzerine bina edilecek diye kabul etmişiz. Yaklaşık yüz elli yıl önce.
     Daha sonra, aynı şeye anayasa adını vermişiz. Hem diğer kanunlar bundan doğar anlamında hem de, daha önceki adını da kapsayarak 'esas kanun' anlamında.
     Batı dillerindeki anlamından hareket edersek, anayasa kuruluş yasası oluyor.
     Yani devlet organlarının, bu organların işleyişinin ve  'vatandaşın temel hak ve yükümlülüklerin' belirlendiği yasadır bu.
     Önümüze konan değişiklik de buna dairdir dolayısıyla.
     Anayasalar kişiler üstüdür. Hiç bir kişinin hak ve yükümlülükleri tek başına açıklanmaz anayasalarda.
     Anayasalar zaman üstüdür. Zamanla sınırlı bir hüküm konursa da onun 'geçici' sıfatıyla nitelendiğini görürsünüz. Kalıcı maddeler uzun yıllar, hatta ebede kadar geçerli olacak farz edilir.
     Değerlendirmemize sunulan maddeleri, beş yıl sonra da elli yıl sonra da ve hatta beş yüz yıl sonra da geçerli olacakmışçasına değerlendirmeliyiz.
     İyi niyetli ve üstün nitelikli yöneticiler, anayasa olmasa da sizi iyi idare edebilir. Ancak böylesine bir yönetici tarih boyunca sınırlı sayıdadır. Kötü niyetli, yetersiz ve zorba bir yönetici gücü ele geçirirse toplumu hangi düzen koruyacaktır ve nasıl? Anayasal kurallar, işte böyle hallerden toplumu uzak tutabilmelidir. Bu nedenle anayasalar, iyi yönetimler için genel çerçeve, kötü yöneticiler için de kötü eylemlerden engelleyici olmalıdır.
     Yakın gelecekteki olası bir siyasi liderden bir kötülük beklemeyebilirsiniz. Bu halde bile unutulmaması gereken ondan sonraki liderin kim olacağıdır ve çok zaman kim olacağını bilemeyeceksiniz. Uzun yıllar kimin başta olacağı biliniyorsa, o rejime de demokrasi denmez zaten. (Türk toplumunun demokrasiden asla vazgeçmeyeceğini düşünüyorum.)
    Uzun vadede bile demokrasiden vazgeçemem diyorsanız, yetki verirken hesaplı, denge ve denetleme organları koyarken de mantıklı olmalıyız. Denetlenmeyen/dengelenmeyen gücü ele geçiren bir kötü niyetli veya yetersiz yönetici, fireni boşalmış tanker gibi veya dümeni kilitlenen gemi gibi felaketlere neden olabilir.
    Önerilen değişiklikte cumhur başkanına verilen başkanlık yetkileri, örneğin Amerika Birleşik Devletleri başkanının yetkilerinin hayli üstündedir ve tam aksine, onlarda var olan denge-denetleme kuralları (kuvvetler ayrılığı) bize önerilen değişiklikte hayli zayıf veya işlemesi zor bir yapıda tasarlanmıştır. Yok dense abartı olmaz.
     Ayrıca, üzerinde durulmasını gerekli gördüğüm fakat benim bilgi alanımın dışında olan bir hal var bence: Önerilen anayasa tadilatında ifade edilmeyen fakat yasalarımızda halen var olan, Bakanlar Kurulu yetkisine veya Başbakanlık yetkisine bırakılmış haller, referandum 'evet' çokluğuyla sonuçlandığı takdirde, doğrudan ve sadece cumhurbaşkanının yetki alanına girecektir. Örneğin tek başına vergi artışına karar verebilir.
     ( Şu an yetkin bir idare hukuku uzmanı olsaydım bu gibi sahaları araştırır kamu oyu değerlendirmesine sunardım.)

13 Şubat 2017 Pazartesi

eyüp ağa - 6

 
8
Büyük Balık Küçük Balığı Yutar
   Savaşlar sonunda yoksulluk ve hastalıklardan kurtulan halk yeni rejimin getirdiği yeni düzene ayak uydururken, insan davranışları yeni kurallar kadar esnek olmadığını gösterir. Örneğin, eski rejimden miras kalan vergi düzeni, aşar (onda bir, oşür) sistemi yoksul halkı zorlamaktadır. Düşük üretim nedeniyle, ürünün onda biri, lokmanın onda biri anlamına gelmektedir neredeyse. Ürün saklamak yaygın yöntemdir onda bir etkisini azaltabilmek için. Mültezim veya adamları az bulursa gösterilen ürünü, saklanan ürünü söyletmek için jandarma dipçiği devreye girer.

   Devlet aşar vergisini doğrudan toplamak yerine, belli bir bölgenin vergi toplama işini ihale ederdi. İhale ile vergi toplama işini alan kişiye 'mültezim' denirdi. İhale bedelini devlete yatırdıktan sonra elinde kalan  ürün, mültezimin kazancı olurdu. İhale tutarını karşılayacak kadar ürün toplayamayan veya ürün kaçağı olmasa bile üretim düşük çıkarsa, mültezim zarar ederdi. Devlet mazeret dinlemez, mültezimin koyduğu güvence -ki bu genellikle emlaktır- satılarak ihale bedeli tamamlanırdı.

   Paranın gücünü ve sıcaklığını en çok hissedenler ona en yakın olanlardır. En önce büyük şehirlerdeki tacir takımı ve büyük makamlardaki yönetici tayfası anlar paranın ruhunu. Para yükseklerde bulunan bir nesnedir. Ona ulaşmak için alttakilerin omzuna basmak ve üsttekilerin paçasına tutunup tırmanmak gerekir. Ne kadar yükselebilirsen  o kadar da çok olur parayla temasın. Üsttekiler, senden önce tırmanışa geçen senin gibiler ve devlet aygıtının amaca uygun makamlarını işgal edenlerdir. Alttakiler mi? Tanım gerekmez. Senden alttaki herkes.
   İnsan bu kadar kötü olamaz diyorsunuz. Bence de öyle. Ancak, hayal kurarken kimsenin aklında kötülük yoktur, en azından çoğunun aklında... İş paçayı kurtarma aşamasındaysa, vicdanlar törpülenir, bencilliklerse fışkırır sel olur. İş o kerteye geldiğinde, her zaman büyük balık küçük balığı yutar. Başkent ve metropollerdeki büyük balıklar illerde, illerdeki büyük balıklar ilçelerde, ilçelerdeki büyük balıklar da köylerde ava çıkar.


9
Irmakta Sazan, Karada Koyun
   İl ve ilçelerdeki tüccar, devlet ve banka denilen düzenle tanışır durum gereği. Köylü ise bunlarla fazla tanışık değildir ve hatta bunlarla ilişkisini de kasabadaki tüccarlar aracılığı ile yürütür. Tüccar da köylünün gözündeki 'iş bitirici' imajını sürekli pekiştirir. Bu nedenle ve bunun sonucu, güler yüz ve itibar karşılığında köy varsılının parasını kullanır. Her köy eşrafının kasabada bir veya birkaç güvenilir adamı vardır.
   Devlet dairesi köylü için kolay yanaşılamayan bir kapıdır; öyle inandırılmışlardır. Ömrü billah böyle görmüş böyle duymuştur. Kasabadaki tüccar içinse, filanca daire müdürü veresiye defterindeki bir isimdir; yaklaşması kolaydır, dahası uğradığında itibar da görür.
   Çocuğunun doğum kaydı için nüfus müdürlüğüne, oğlunun askerlik yoklaması için askerlik şubesine bile uzanır bu iş takipçileri. Görünüşte hatır için...
   Bu gibi nedenlerle kolay avlanır köylü; ırmakta sazan, otlakta koyundur kasaba uyanıkları gözünde.
 


10 Şubat 2017 Cuma

Kelimelerin Ruhu-5: Cumhuriyet ve demokrasi

 
Rejim mi Yönetim sistemi mi?
     "Cumhuriyet baki, yönetim sisteminin miadı dolmuş."
    Bu sözler sayın başbakanın sözleri. Rejimi değil yönetim sistemini değiştiriyoruz demek istiyor. Öyle ya! Cumhuriyet baki ve rejim değişmiyor demek istiyor.
    Yanımızda İran İslam Cumhuriyetinden uzağımızdaki Kore Halk Cumhuriyetine kadar uzanan pek çok cumhuriyet sayabiliriz. Demek ki 'cumhuriyet' nitelemesinin kapsamı çok geniş. Çok farklı rejimleri cumhuriyet olarak anmak mümkün. Bu bakımdan, ister istemez şu soru akla geliyor: Bizimki hangisi, hangi niteliği onlardan farklı?
    Halen yürürlükte olan ve değişmeyecek maddelere göre, cumhuriyetin anayasal nitelikleri sıralanmış: Demokratik, laik, sosyal  hukuk devleti.
     Değişmeyen cumhuriyetin yanında bu nitelikler de değişmiyorsa bence de rejim değişikliği yok. Bu niteliklerde değişme varsa rejim değişikliği de vardır.
    Yani referanduma sunulan anayasa değişikliklerinin herhangi bir maddesi bu niteliklerden birini kaldırıyor veya 'var da yok' haline getiriyorsa bu değişiklik rejimi de değiştiriyor demektir.
    Cumhurbaşkanına geniş yetkiler verilmesi ve buna karşılık, bunu kontrol edip dengeleyecek unsurların zayıflatılması cumhuriyetin 'demokratik hukuk devleti' niteliğini yok ediyor.
    Sonuç olarak önerilen maddeler rejimi değiştirmektedir.

8 Şubat 2017 Çarşamba

eyüp ağa-5

 
7
Bir At, Bir Bıçak, Bir Kurşun
 
   Bir ramazan günüdür; günlerden Perşembe. Ramazanın başı ve oruçlu olduğu için, Derviş ağa bu  gün Çivril'e pazara gitmemiştir. Beden oruç düzenine alışıncaya kadar hareket sınırlandırılmalı düşüncesiyle.
   Derviş ağanın yağız aygırı dahil tavladaki tüm atlar, hizmetten dönenlerle birlikte, arabamat kırına götürülüp çakılmıştır.  Türlü türlü taze otun coştuğu zamandır. Taze çimi ve dilfiri (yabani yonca) atlar çok sever. Atları hiç ayak değmemiş otlu bölgelere çakan Derviş ağanın büyük oğlu İzzet, bir süre atlarını seyretmiş,  geçen zamanla birlikte, günün yorgunluğu ve ramazan etkisiyle tatlı bir uyku sarmıştır bedenini. Sesli sesli ve uzun uzun esnedikten sonra, üç yüz metre kadar uzaktaki söğüt ağaçlarının altına uzanmaya karar verir.
   Birkaç gün önceki tatsız olay nedeniyle atların başında beklemek zorunda oluşunu, Hüseyin ağa ailesinin anlayışsızlığına ve kavgacılığına bağlar ve öfkeyle lanetler onları. "Bak işte! Atlarını kendi arazilerine çakıp gitmişler. Bir bakıma onların adına da bekçilik yapıyoruz burada." diye düşünür.
   Diğer taraftan, İzzet'ten bir saat kadar önce, Hasan ağanın oğlu Kamil kendi atlarını getirip çaktıktan sonra kır atına atlayıp Çivril'e gitmiştir. Belki de başka yere... İzzet de bilir ki Kamil atları bekliyorum der babasına fakat bütün gün bir yerlere gider ve akşama kadar kaybolur.
   O malum gün de aynı yalanı söylemişmiş babasına fakat niye müdahale etmedin diye sorulduğunda, orada yoktum diyememiş, "Aniden oldu, birisi atları salmış her halde, ortalık karışınca da korktum, yaklaşamadım." demiş. 'Hovardalıktaydım diyemezdi ya' diye aklından geçirmiş İzzet.
   Söğüt gölgesinde  tatlı tatlı uyurken alışık olmadığı, gırtlaktan gelen derin hırıltılar ve arada düzensiz bir ıslık sesi duyar ve irkilir. Kafasını kaldırıp baktığında, hızla uzaklaşan bir atlı görür. Hemen mavzerini kavrayıp dikilir ve atlarının hepsinin bir yöne ve huzursuz bir şekilde iplerini zorlayarak, yerde çırpınan yağız aygıra doğru baktığını görür. 'Hayırlı bir hale benzemiyor.' diye düşünür atlara doğru koşarken.
   Bakar ki yağız aygırın boynundan fışkıran kan yanına varmadan bile görünmektedir. Ayaklarını da çırpmaktaymış üstelik. Diğer atları huzursuzlaştıran da kan kokusudur. Anlar İzzet olup biteni: "Belli ki atın boynuna bıçak atılmış." der hınçla.
   Bunu yapan da  o kaçan atlı olmalı diye düşünür. Sadece atın üstünde kimin olduğunu anlayamaz. "Ya Kel Kadir'dir ya da Kel Kamil, ne farkeder!" diye düşünür kendi atına koşarken. Hemen çözer ve eyer bile bağlamadan salar kır atını kaçanın peşinden.
 
   İkindi namazı yaklaşıyordur diye doğrulur öğle namazından sonra uzandığı sedirden Derviş ağa. Tepenin en yüksek yerindeki haneyinin çatısına kurdurduğu seyir terasındadır sediri. Ayağa kalkar ve uykusunu açmak için gerinirken, bütün köyü ve çevresini kuş bakışı görebildiği konumundan etrafa bir göz atar.
   Arabamat kırı yönünde iki atlı görür. Aralarında üç yüz metre kadar mesafe vardır. İkisi de atları ölümüne sürmektedir. Uzakta oldukları için tanıyamaz fakat o sırada kulağına gelen silah sesi nedeniyle bakmayı sürdürür. Nihayet Kara Çayır boğazına geldiklerinde anlar Derviş ağa kovalayanın oğlu olduğunu.
 
   "Hata ettim silah sıkmakla." diye düşünür Mehmet Ali. "Ara kapanıyordu, can korkusu sarınca bedeni, atını daha çok zorladı."
   Köye önde giren Kamil'dir. Önce tepedeki kendi evine yönelir. Sonra, bunun hatalı olduğunu, kendisini yalnız savunmak zorunda kalacağını anlar ve atını babasının evine çevirir. Bu kararsızlık sırasında aralarındaki mesafe de azalmıştır.
   Her zaman kapalı tutulan koca kapıyı açmakla kaybedilecek zamanın riskini düşünen Kamil, atını bahçe duvarına sürer. At bahçe duvarını aşmayı başarır. Olup bitenin farkında olan İzzet, son şansım belki de bu diyerek, hemen arkasından mavzerini ateşler.
   O sırada avlusundaki kuyunun başında abdest almakta olan Kel Hasan ağa, duyduğu şamata nedeniyle doğrulur. Doğrulmasıyla düşmesi bir olur. Kamil'i bulamayan kurşun, kör kurşun, gider Hasan ağayı bulur.
   Kimi vurduğunu anlayan İzzet, telaşla evlerine döner. İzlemekte olan Derviş ağa durumu ondan da önce anlamıştır. Kendince planını kurar; onu Beş Parmak dağlarında saklayacaktır. Oradaki köylerde dostları vardır.
   İzzet, karısı Emine ve oğlu Mehmet Ali ile vedalaşır. (Emine, benim halamdır. Oğlu Mehmet Ali henüz on altısındayken vefat etmiştir)
   Sonunda mı? Sonunda bir ağa canını, diğer ağa da iki oğlundan büyüğünü kaybeder. Olaydan beş yıl sonra İzzet, Denizli damında veremden ölür.
   Köyün yaşlı kadınlarını dediği doğru mu yoksa? Arap Ahmet'in laneti mi var arabamat kırında?