19 Haziran 2016 Pazar

SOSYAL PATATES -1/3

 
...YA DA ASOSYAL PATATES
Bol nişasta kaynağı.
Ayrıca komşuları tanıştırır.
   Bir dost sosyal medyada bir ileti paylaştı. Sosyal medyada insanlar resimlere bakar; canı isterse de bir butonla katılır.    
   Tezini test etmek için de bir sorusu ve cevaplama için istediği yollar var. Yani hem okuyacak kadar sabırlı olacaksın, hem de bildiğin yoldan değil de onun yönlendirdiği yoldan yanıt yazacaksın. Ya sabır!
   Sorusu, "Biz nasıl tanıştık?" idi.
   "Bizi patates tanıştırdı." dedim. Hatırlatmamı istedi.
 
--.--
   Türkiye'nin önde gelen birkaç şehrinde yaşadıktan sonra, Türkiye'nin aydınlık yüzü kabul edilen bir şehre yerleştim. Adresimde bile çağdaş kelimesi vardı: Çağdaş Cadde...
   Yeni bir apartmandan gönlümüze göre bir daire aldık. Birbirini önceden tanıyan sadece bir kaç aile vardı. Daire sahiplerinin önemli bir kısmı Almanya bağlantılıydı. Çoğu halen orada yaşıyordu. Sadece iki aile kesin dönüş yapmıştı. Diğer komşularımız arasında da bir sosyal taban birliği, hemşerilik veya meslektaşlık gibi ortak özellikler yoktu.
   Yeni taşınmıştım ve henüz alt komşu ile gönülden üst komşu ile mecburiyetten tanışmıştım. Göz aşinalığını saymıyorum çünkü komşu olduğunu biliyorsun fakat çoğunun adını bile duymamışsın.
   Bir gün dışarıya çıkıyordum. Apartmanın dış kapısını açtım, baktım ayağımın dibinde bir patates. Dışarı adım attım patatesin üzerinden. Apartmanın geniş girişine dağılmış başka patatesler de vardı. Soldan gelen bir hareket gözüme ilişti. Genç ve güzel bir  kadın, bir eli yerdeki patateste, gözleri üzerimde, duyabildiğim son nefesinden anladığım kadarıyla öfkeli, tanıdıktan sonra varsayabildiğim kadarıyla da küfür patladı patlayacak.
   O bu durumda yakalanmaktan rahatsız, - O dedim çünkü henüz tanışmıyoruz.- ben bu durumda ne yapacağına karar verememiş, tereddütlü ve şaşkın... Niye derseniz, anlatacağım zaten.
   Her uygar erkeğin bu durumda, tanışıyorsa doğrudan, tanışmıyorsa izin isteyerek müşkül durumdaki kadına yardım etmesi beklenir. Beni frenleyen  neydi: Deneyimlerim.
   Geçmiş yaşanmışlıklar ve ilişkiler her insanda yeni bir davranış kalıbı oluşturur. Anlatacağım gibi anekdotları tek tek düşünmez; onlardan süzülüp gelen deneyimini kullanır.
   (Devam edecek.)


15 Haziran 2016 Çarşamba

BÜLBÜLÜN ÇİLESİ- 4/4

 
BÜLBÜLÜN ÇİLESİ DİLİNDEN
   Ve bir gün Davut, "Safiye, ananı özlemişsindir. Seni köye götüreyim mi?" demiş.
   Safiye gerçekten anasını özlemiştir. Onunla koklaşırken, mutluluğunu paylaşmayı ve 'dil tutma' konusundaki nasihati esnetmeyi kurmaktadır çoktandır. Çok sevinir bu teklife. Sevinci yüzüne vurmuştur. İki kez başını sallar, evet evet anlamında.
 
   Davut bu teklifi bir plan uyarınca yapmıştır. Planı, Safiye'yi o diyerek köye götürmek, ana kız koklaşırken, "Şöyle bir dolaşayım. Son baharda yaban kazları geçer buralardan. Denk düşerse avlayayım." deyip kaçmakmış.
 
   Davut'un tüfeği Amansız  - karavana atınca İmansız -, av köpeği Zıpkın - mevsimi gelince Çapkın - ve kendileri yola çıkarlar. Çok geçmeden, henüz ovaya açılan boğazdayken,  çalıların arasından bir keklik sesi yükselir: Gak gak gabırak! Gak gak gabarak! Zıpkın, zıpkın gibi fırlar, Amansız ses yönüne doğrultulur, köpeğin ürküttüğü kuş fırlar ve uçmaya başlar. Ve Amansız ses verir: Güm!
   Olacak iş ya! Kanadı kırılan keklik, birkaç yalpalamadan sonra, Safiye'nin önüne düşer. Durumdan şaşkın Safiye, acıdan ve korkudan şaşkın kekliği bebek gibi kucaklar, uyutmaya çalışır gibi sallanırken, gözyaşları sicim olur akar. Bir ağıt tutturur ağlamaklı:
     
      Kınalı keklik, ötmeseydin olmaz mıydı?
      Ötmeseydin yârin seni bulmaz mıydı?
      Başına gelen dilin belası,
      Tutsaydın, güzel dilin durmaz mıydı?
 
      Anacığın sana öğüt vermedi mi?
      Tut o sivri dilini demedi mi?
      Başına gelen dilin belası,
      Tutsaydın, güzel dilin durmaz mıydı?
 
      Sussaydın, tutsaydın o güzel dilini,
      Kahretmezdin candan öte sevdiğini.
      Başına gelen dilin belası,
      Tutsaydın, güzel dilin durmaz mıydı?
 
      Ötmeseydin, zalım avcı duymazdı,
      Tüfek çekip kanadından vurmazdı.
      Başına gelen dilin belası,
      Tutsaydın, güzel dilin durmaz mıydı?

   Şaşkın şaşkın bakınan Davut da ağlamaklı olmuştur. Hem duygulanmış hem de Safiye'nin sesini duymuştur. Mahcup ve pişman bir durumda  "Eve dönelim mi Safiye." der. Safiye duymaz bile; başka bir dünyadadır adeta. Keklikle birlikte onun da kanadı kırılmıştır. Davut'un niyetini bilmese de kekliğe yaptığını görmüştür.

   Safiye'nin gülen gözlerini görmeyip, anasının etkisiyle kendisini başka duygulara kaptıran Davut'a kızgındım aslında. Safiye'nin mutluluğu hakkettiğini düşünüyordum. Davut'un az önce dinlediği ağıttan bir sonuç çıkarabileceğini de zannetmiyordum. 
   Elimden gelse, rüzgar olup fısıldardım Davut'un kulağına: "Git kaynanana anlat her şeyi bir bir. Noktasını virgülünü  atlama. Ancak O, onarır  Safiye'nin kırılan kalbini." derdim.
   Şaşkın ve suskun bakınan Davut, bir şey duymuş da anlamış gibi başını salladı.
   Mendilini çıkarıp açtı ve köşegeni üstünden ikiye katladı. Kekliğin kırılan kanadını düzgünce katladı ve mendili ile kuşun bedenine sardı. Çobanlıktan gelen tecrübesini uyguluyordu anlaşılan. Bir eliyle kekliği göğsünde tutarken öbür elini Safiye'ye uzattı gözleri gülerek ve "Hadi gidelim bir an önce. Sizin köydeki kırıkçı dedeye bunu sardırırız." dedi.   
   Safiye'nin, yaşamı boyunca, uzun uzun gözüne baktığı ikinci kişi oldu Davut.

13 Haziran 2016 Pazartesi

BÜLBÜLÜN ÇİLESİ- 3/4

 
BÜLBÜLÜN ÇİLESİ DİLİNDEN (3)
   Hayır duaları ile teklif kabul edilir. Yıllardır nasip bekleyen kız anası yeterince çeyiz biriktirdiğinden, uzun hazırlık zamanına ihtiyaç yoktu. Bu nedenle nişanlılık döneminin uzatılmasına gerek yoktu fakat 'uçuyormuş bunlar da' dedirtmemek için bir süre nazlanılmıştır. Nasipse harman sonu olsun denmiştir. Aradakilerin ikna becerisiyle, ilk yaz günlerine razı olunmuştur: Üç ayların hayırı anımsatılmıştır, biraz daha uzatılırsa Ramazan denmiştir, sonra, iki bayram arası düğün olmaz vs. 
   Duvak takılıp kuşak bağlanmadan önce anası öğütlerini sıralamış: "Kızım benim, güzelim! Evlenip gideceksin. Unutma ananın nasihatlerini. Kocan senin helalindir; ona yakın ol, başkalarına uzak... Kaynanan anandır. Bundan böyle, benim yerime koy... Bu evde seni sevenler olacak her zaman ancak oradaki ev evin olsun... Sen bizim parçamızsın. Ağzından çıkan sözü kalbimizle duyarız. Ancak, orada diline sahip ol da kalplerde dil yaresi açma. Kılıç yaresi onarmış da dil yaresi onmazmış... Ve bülbülün başına gelen dilinden demişler." 
   Derken, Mayıs sonlarında bir gün, zurna sesiyle klarnet sesi karışmış Damdibi köyünde. Damdibi'nde revaçta olan klarnet ve davulla zeybekler oynandıktan sonra, klarnetin acıklı nağmesiyle gelin çıkarılmış, Çamdibi alışkanlığı bağlamında da gelin ata bindirilmiş ve zurna eşliğinde, iki saatlik yürüyüşle Çamdibi'ne varılmıştır.

   Azı adetten çoğu meraktan ziyaretler de sonlandıktan sonra, Çamdibi'nde yaşam  olağanlaşmış, Safiye Davut'la, kaynanasıyla ve koyunlarla baş başa kalmıştır. Günler ve aylar geçerken, Safiye, anasının nasihatindeki mecaz anlamı mutlak haliyle uygulamış, kocasına ve kaynanasına hitaben ağzından tek söz çıkmamıştır. Sırası gelmiş öfkesini dağlara savurmuş, sırası gelmiş içinde kabaran mutluluğu gidip kuzularla paylaşmıştır.
   Bu arada, dağ köyü olan Çamdibi'nde zorlandığı zamanlar da olmuştur. Örneğin, bin adım ötedeki köy kuyusundan, her gün en az iki kez su taşımakta çok zorlanmıştır. Ancak, giderek oranın koşullarına alışmıştır. Hatta köy çöpçatanı kanalıyla anasına gönderdiği haberde, "Anam beni merak etmesin. Ben buraya alıştım. Yumalar yerine silmeler öğrendim; düğmeler yerine ilmeler öğrendim." demiştir. Onun nasihatlarına eksiksiz uyduğunun da bilinmesini istemiştir.
   Aslında, hiç olmazsa Davut'la  biraz konuşsam mı ana diye sormayı çok düşünmüş fakat bunu yad kulaklara duyurmaya arlandığından, haberciye söyleyememiştir.
   Diğer taraftan, kaynana dertlidir. "Bize az konuşur dedilerdi. Meğerse bu kız dilsizmiş." demeye başlamıştır. "Gönder oğlum bunu anasına. Bizi kandırdılar." dermiş dönüp dönüp. Davut umursamaz, geçiştirirmiş.
   İnsanlar, içgüdüsel olarak soylarını sürdürmek isterler. İşte bunu bilen kaynana, "Bundan doğan çocuk da dilsiz olur. Davud'um gönder bu kızı." demeye başlamış. Bir süredir, "Konuşmazsa konuşmasın. Hiç olmazsa başım dinç. Senin gibi car car konuşup erkenden kocasını 'imamın kayığına' bindirmez." diyerek diklenen Davut da çocuk sözü geçince kaymaya başlamış.
   Yıllardır sadece anasının sesine kulak vermeye alışık olan Davut, beklenen başka ses de gelmeyince, etkilenmeye başlamıştır. Safiye'nin sessizliğini sevgisizlik işareti gibi almış ve dertlenmiştir. Sevgi ateşi küllenmeye görsün, çabuk sönermiş. Nefesin sıcaklığı yanında sesin sıcaklığını bulamayan Davut da sonunda anasının akış yoluna girmiştir.
   (Devam edecek)

12 Haziran 2016 Pazar

BÜLBÜLÜN ÇİLESİ - 2/4

 
BÜLBÜLÜN ÇİLESİ DİLİNDEN (Devam)
   Seneler geçmiş, Safiye yetişkin bir kız olmuştu. Hatta yaşıtlarından evleneneler, dahası, çoluk çocuğa karışanlar vardı. Safiye cazip bir gelin adayı olarak görülmüyordu, kendi köyünde. Güzel değildi, akıllı değildi ve nibeten yoksul bir ailenin kızıydı. Bundan büyük kusur düşman başına...
   Durum umutsuz sayılmazdı gene de...
   Her köyde çöp çatanlar vardır ve bunlar köyler-arası da çalışırlar. Köy ölçeğinde birer  diplomattır bunlar. Karşılıklı beklentileri tartar ve müşterekleri değerlendirerek işlemeye değer bir hal ararlar. Her biri bir projedir onlar için. Işık gördükleri bir projeyi, müştereklikleri maksimize edecek, zıtlıkları da yok edecek veya önemsizleştirecek şekilde işlemeye başlarlar. Araçları yalan değildir; 'söz törpüsüdür'. Söz törpüsüyle sivrilikleri törpülerler ve beklentileri uyumlulaştırırlar.
   Bir de, nedense, bu meslek kadınlara hastır ve bunların da çoğu duldur.
   Haftalık çöpçatanlar toplantısı her pazar günü Hüdaverdi kasabasında kurulan peynir pazarında yapılsa da, telefonsuz bir devirde, gelişmelerin hızına bakıp, şayet kuşlardan yararlanmıyorlarsa, telepatik yöntemler devrede diyesi geliyor insanın.
   Yıllar önce, üç ayların birincisinin Nisan ayına düştüğü bir yılda, Damdibi köyünün çöpçatanıyla Çamdibi köyünün çöpçatanı, peynir pazarının bir köşesinde fısıldaşmaktalar. Damdibi köyünden Safiye hakkında konuşuluyor. Bu kulağıma geldi fakat Çamdibi temsilcisinin kimden söz ettiğini duyamadım.
   Çöpçatanlar, mahalle baskısı oluşturmakta da ustadır. Köyde işbirlikçileri vardır. Hedef aileye kuşatma uygularlar hep birlikte. Ben de o kanaldan duydum. Adına uygun bir dağ köyü olan Çamdibi köyünde, adı Davut olan, anasından başka kimsesi olmayan, çobanlıkla geçimini sağlayan bir genç varmış. Köyün diğer ailelerinden toplanan koyunlar ve kendisinin yirmiye yakın koyunuyla oluşturulan bir sürüyü güdermiş sarı çam dağlarında. Sol bacağının kısalığı, hafiften saflığı ve yoksulluğundan başka bir kusuru yokmuş. Boyu posu da, kaşı yaşı da Safiye'ye uygunmuş. Çöpçatanlar birliğinin her nasılsa gözünden kaçtığı için, onun da evliliği biraz gecikmiş. 
   Safiye'nin anası, giderek gelen teklife olumlu yaklaşmaya başlamış. Hak vaki olup öbür dünyaya gittiklerinde, Safiye'nin gelinlerin oyuncağı olacağından korkarmış ne zamandır. Helal süt emmiş birine kızını emanet etmenin duasını edermiş hep. Üç ayların uğuruna inanmış bir mümine olarak, duasının  geçtiği düşüncesiyle, hayırlı bir gelişme görmüş bu teklifte.
   Safiye de razı olursa, ötekiler (ailenin diğer bireyleri) kolaymış zaten. Safiye'yi de, anası ve Davut'un koyunları ikna etmiş sonunda.
   (Devam edecek.)
   

11 Haziran 2016 Cumartesi

BÜLBÜLÜN ÇİLESİ- 1/4

 
BÜLBÜLÜN ÇİLESİ DİLİNDEN.
 
   Orta boylu, etine dolgun bir kızdı Safiye. Kafası bedenine göre biraz küçüktü fakat saçları ve baş örtüsüyle bu orantısızlığı iyi gizliyordu. Aslında bu gizleme, Safiye'nin anasının marifetidir. Onun yönlendirmesi ve telkiniyle, bu şekilde taranmayı ve örtünmeyi alışkanlık haline getirmiştir Safiye. Bunun yanında, Safiye'nin yaz kış yarım topuklu ayakkabı giymesi ile ilgili bir söylenti var: Güya Safiye çıplak ayakla yürürken ayak parmakları üzerinde yürürmüş. Yarım topuklu ayakkabıyla yürüyüşü gözden kaçırılırmış. Ben gözümle görmedim; öyle söylüyorlar. Okul yıllarında bu gözümden kaçmış nedense.
_._
 
   Ben onu öğrenciliğinden tanıyorum. Okul hayatında gözlediğime göre, az sayıda yaşıtıyla arkadaş oluyordu ve az konuşuyordu. Konuşmayı başlatmakta da sürdürmekte de sıkıntılıydı genellikle. Onu iyi tanıyan, sözünü kesmeden  veya mimikleri veya hareketleriyle onun dikkatini bozmadan dinleyenlerle, nispeten daha düzgün ve akıcı konuşabiliyordu. Fakat kiminle konuşursa konuşsun, konuşma sırasında veya konuşulanı dinlerken, göz temasından kaçınırdı. Bu nedenle olsa gerek, garibim kimsenin canını yakmasa da ona  'yere bakan, can yakan' lakabı takılmıştı. Duyduğum diğer bir lakabı da 'çam deviren' idi. Bunun nedeni de söz ve mimikleri birleştirememesi ve sözcüklerin mecazi anlamlarını kullanamaması nedeniyle, şakadan anlamaması ve sözcük şakası yapamamasıydı. Nadiren konuştuğunda da ne söyleyecekse gümbür gümbür söylemesiydi.
   Diğer insanlarla ilişkilerinde, büyük küçük fark etmez, siyah ve beyaz gibiydi; ara renkler yoktu. Rol yapmaz, 'gibi' davranmasını bilmezdi.
   Başarısız bir öğrenciydi; öğrenme güçlüğü çekerdi. Güçlüğün nedeni de seçicilikti. İlgisini çeken ve somuta dayanan derslerde nispeten iyiydi. Kimi derslere veya konulara kısmen veya tamamen kapalıydı. Bölüştürmeyi bilir amma bölmeyi bilmezdi. Kendi başına türkü söyler fakat sınıfta söyleyemezdi. Aynı şekilde uzun bir şiiri ezberleyebilir fakat iki kişinin önüne çıkıp söyleyemezdi. Bir öğretmen olarak, onun özel eğitim kapsamında olması gerektiğini biliyordum fakat beş sınıfta seksen öğrenciden sorumluydum ve çoğunluğa yönelmeye mecburdum.
   İnsan söz konusu olunca bu kadar seçici olan ve çoğunluğuna uzak davranan Safiye, tam bir hayvan dostuydu. Kuzularla tatlı tatlı konuşurdu örneğin. Sıradan insanın önemsemediği özellikleri kullanarak, hayvanların her birini tek tek tanıdığı söylenirdi. Kırk koyunun arasından, aralarında şöyle bir dolaşarak, eksik  olanı kendince verdiği isimle belirttiği söylenirdi. 'benekli yok.' dediğinde,  sağ kulağında ona has bir benek bulunan koyundur eksik olan. Bunları gözüyle görenler söylüyor.
   İnsanlara karşı seçiciliği kendi ailesi içinde de görülürdü. Anasına karşı koşulsuz güven duyar ve itaat ederdi. Ailenin erkek bireylerine de mesafeli davranır, tedirgin olduğu hallerde, göz temasından kaçınmadığı tek kişi olan anasının gözüne bakardı, bir işaret beklercesine.
   (Devam edecek.)

5 Haziran 2016 Pazar

AKLIMA GELENLER- 9

 
KÜÇÜK ASKER
   Bu gün doğum günü iletileri alıyorum. Dostlar sağ olsun.
   Bundan aklıma geldi.
   Muhtemelen 1950 yılı başında, üç kızdan sonra peş peşe iki oğlu olan Rabia ve Ahmet Çorbacıoğlu sevinçli ve gururludur. O günlerin sosyal ve ekonomik koşulları gereği erkek çocuğu çok önemli.
   Hayaller kuruyorlar. Herkesin hayali kendi dünyası çerçevesindedir. Onlar da çift çubuk sahibi iki oğlan hayali kurarlar: İki oğlan, iki kuvvetli at çifti, şıngırdaklı iki at arabası ve oğlanlar çift sürmekten dönüyor, biri doğudan, diğeri batıdan. İki araba koca kapının önünde buluşuyor her nasılsa ve oracıkta kurban kesiyor ana ve baba.
   İşte bu sarhoşluk içindeyken, birisinin aklına gelir oğlanların henüz nüfus kaydının olmaması. Aynı yılın Haziran ayı başlarında, baba köy muhtarına, Çivril'e gidince bizim oğlanları kaydettiriver der. Sorulması üzerine, " İbrahim iki buçuk yaşında, Hüseyin altı aylık." der. Devletle vatandaş arasında her konuda muhtar devrede demek ki. Neyse, muhtar nüfus kaydını yaptırır.
   Oğlanların büyüğü beşine, küçüğü üçüne gelmiştir. Küçüğü köy odasında 'ben bir küçük askerim' şiirini söyler. Alkış da alır. Hatta birkaç dede delikli para (iki buçuk kuruş) vermiştir ona. Aynı şiiri, hatta başkasını, büyüğü de söyler ancak aynı karşılığı alamaz. Çünkü o büyüktür.
   Yıllar geçmiş, doğan büyümüştür. İbrahim orta okuldadır. Hüseyin ise ilkokul sonundadır. Bir gün, Hüseyin için askerlik yoklaması ihbarı gelir. Nasıl olur, bu çocuk on ikisinde daha. "Hayır!" der devlet. "Kayıtlarımız on sekiz diyor."
   Dedesi takılıyor: "Üzülme oğlum Hüseyin. Beraber gideriz. Tayını paylaşırız; nöbetlerini de ben tutarım. 'Küçük asker' şiiri de zaman zaman tekrarlanır.
   Sonuçtan anlaşılan şu: İki buçuk yaşında olan iki yaşında diye, altı aylık olan ise altı yaşında diye kayda geçmiştir. Birincisindeki altı aylık fark önemli bulunmamış fakat önemli olan ikincisi, mahkeme kararıyla düzeltilmiştir. Hakim karşısına dizilen beş çocuğu göstererek, bu bunun büyüğü, bu da en büyüğü; bu bunun küçüğü, bu da en küçüğü diyen iki tanığı ve karşısındaki gerçeği dikkate alan hakim, Hüseyin'i altı yaş küçültmüştür.
   
   İşte böyledir bizim doğum günlerimiz. Anam sen Sefer (o 'zafer' derdi) ayında doğdun derdi. Kimisi burçak yolmasında, kimi bostan bozumunda doğmuştur.
   Resmi(!) doğum günümdür 5 Haziran. Dostlara resmen teşekkür ederim.

2 Haziran 2016 Perşembe

Öğretmenim (devam)


Adamın Derdi Öküz, Karının Derdi Sakız
   Sevmediğim bir deyim olmasına rağmen kullandım bunu; üstelik bir de başlık yaptım. Birlikteliği olan iki kişinin ilgileri veya öncelikleri arasındaki zıtlığı iyi anlattığını düşünüyorum. Adama olumlu ve ciddi, kadına olumsuz ve değersiz pay verdiğini bilerek ve  kastımın bu olmadığını belirterek kullanıyorum. Tek amacım ikililer arasındaki ilgi uzaklığı.
   Bir başka öyküde, 'öf be! Daha on bir on iki yıl daha!' diye tahsil hayatının uzunluğunu gözünde büyüten çocuk, o uzun yılların altısını devirmiş, delikanlı olmuş. Lise bitmek üzere. Sadece mezuniyet sınavları kalmış geriye.
   1966 yılının Mayıs ayının on sekizi... İşte bu gün, işte o genç, gelecek günleri düşünmektedir. Birden bir bıçak saplanır yüreğine: On gün içinde üniversite sınavına başvuru yapılacak ve henüz yatırılacak harç için beklediği para gelmemiştir. Bir aksilik olur da başvuru süresi kaçarsa, çocukluğundan beri hayalini kurduğu üniversite yolu kapanır, bir yıllığına veya ebediyen. O kaçınca başka yollara gidilebilir örneğin. Bir yıl açıkta beklemeyi göze alamazdı.
   İşi sağlama almanın tek yolu köye kadar gidip parayı alıp dönmek gibi görünüyordu. Lise sonlar 19 Mayıs'ta görevli değildi ve bayram tatili bu yola fırsat veriyordu. Ancak, yatılılara izin verilmeyeceği duyurulmuştu. Önceden aklına gelseydi ve idareye mazeret belirtseydi  belki izin alabilirdi. Resmi tatil başlamıştı ve idare kapalıydı. Öyleyse izinsiz gidecekti.
   Düzenin önceden belirlenen bir biçimde yürümesi için, düzenin tüm elemanları o biçime uymalıdır. Buna uyulup uyulmadığını ölçmek ve gerekirse düzeltici önlem almak için de başa idareciler oturtulur. Bu bakımdan, idare edenler, idare edilenlerden daha titizdir kurumsal disiplin konusunda. Bunu şunun için anlatıyorum: İzinsiz gidişin sonu, ilk fırsatta müdürün huzurunda sonlanır. 'idareye çıkma' konusunda deneyimli olmasa da sonucu kestirebilmektedir genç. Mazereti idare korkusundan daha baskındır. Göze alınmış bir risktir bu. Gidecektir.
   18 Mayıs akşamı köydedir. Vakit geçirmeden meseleyi anlatır. Annesi ve babası şaşkınlıkla birbirine bakarlar. Bir açıklama yapılmaz fakat 'iyi ki gelmişsin' denir. 'Sabah ola hayrola! Hallederiz.'
   Gereken parayı alıp dönmüştür genç. Sabahçı olduğu için öğleden sonrası boştur. Yatılı hayatta fazla nakit ve çerez uzun süre taşınmaz. Fare çeker. Başvuru işini hemen o gün bitirmelidir.
   Öğle yemeği sırasında müdüriyetten davet gelir.
   Müdürün huzurunda mazeretini anlatmayı kurar aklınca. Anlayışla karşılaşacağını ummaktadır.
   Ancak, kurumsal disiplinin zirvesi öyle düşünmez. Girer girmez şamarı yapıştırır gence ve ağzını açama fırsatı dahi vermeden onu defeder.
   Örgüt disiplini korunmuştur. Dayak yemeye alışık olmayan, onurlu bir genç, bir şamarla yola getirilmiştir.
   Hemen o gün sınav başvurusu yapılmış, en büyük risk, göze alınan bir başka risk ile ortadan kaldırılmıştır.
   Ancak, o gün o gencin kalbinde açılan yara, elli yıl sonra sızladı. Meraklanmayın, yara kanamış değil.