2 Haziran 2017 Cuma

Sinek, 2/2

 
-II-
Nerede Kalmıştık?
 
      Benim anımsadığım en eski sinek muhabbeti on yaşlarımızda olmalı. Bir bahar günü, muhtemelen Nisan sonlarıydı, çayırda geziniyor, bir yandan kazlarımızı kolluyor, bir yandan da yenebilir çayır bitkilerinden topluyorduk. Taze hindiba veya keçi sakalı bulan birisi kuzu bunlar kuzu diye bağırıyordu. Bir diğeri, şeker bunlar, bal bunlar diyordu. Veli de her seferinde kaymak bunlar diye bağırıyordu. Kendimizce eğleniyorduk işte! Böylece, Güneş dağa doğru yaslanınca, yani batıya kayınca, kazları eve sürmenin zamanını anladık. Bir şey daha hatırladık: Acıkmıştık.
      Veli, "şimdi abiciğim" dedi, "bir tabak kaymak olacak önümde..."  Bu bağlamda konuşma sürerken, "Biraz sonra akşam sütleri pişecek." diye yeniden söze girdi Veli. "Kaymak bağlasın diye güveçler sütlüklere konacak. Gece yarısına doğru kaymak tutar. Ağalardan birinin sütlüğüne dalmak var o saatten sonra..." dedi ve durakladı. " O avlulara da hiçbir yürüyen canlı giremez ki anasını sattığım köpeklerden. Kuş olsam; göveçlerin üzerine sepet kapatılmıştır, ulaşılmaz... En iyisi sinek olmak." dedi. Bilerek mi yoksa bilmediğimizden mi bilmiyorum; sinekler gece uçmaz demedik.
      Veli'ler kalabalık bir aileydi ve sağmal hayvan bir yıl bulunsa iki yıl bulunmazdı. Kaymağı çok özlemiş olmalı ki sözü sineğe dönüşmeye kadar getirdi.
     Dedim ya; Veli sinekliği iyice benimsemişti. O kadar ki duygularını belirtme aracı haline getirmişti sinek oluvermeyi. İçinden sinek geçmiş bir öykü uyduruverirdi de biz anlardık onun niye veya kime kızdığını örneğin. Sinek olup sofradaki yemeğe batacak bir sinek ayarladığını ve buna kızan babasının anasının başında tahta kaşık kırdığını söyledi bir keresinde. Biz biliyorduk ki, bir nedenle anasına kızdığında, babasını kışkırtmayı düşünmüştür. Bir sinek yakalayıp yemeğe atıverecektir. Öte yandan, hepimiz biliriz ki hiçbir sıradan çocuk anasının dövülmesine kıyamaz. Hiçbir sıradan baba da incir çekirdeğini doldurmaz bir olayda dahi karısını dövmeye hazır bekler değildir. Bizim Sinek de sıradan sinek değildi zaten.
      Sözü uzatmayayım: Amcasına kızmıştır: Sinek olup tam amcası sıcak çorbasını ağzına koyduğunda, burnuna girip hapşırtır. Ustasına kızar, hınzır sineğin bir manevrasıyla usta tıraş ettiği müşterinin yanağını keser. Kavga ederler. Nasiplenemeyeceği baklava sinisine iç geçirir, sinek lokmasıyla da olsa tadına bakmanın yollarını arardı. Ve saire, ve saire.
      Çocukluktan ergenliğe geçerken dikkat çekici değişimler yaşandı, onda ve hepimizde. Bir kere dağıldık dört bir yere. O kasaba da berber kalfası oldu, ben okumak için başka bir şehire gittim. Ötekiler de öyle... İkincisi fiziksel değişimler oldu. Velini tombulluğu gitti, yüzü uzadı, hafiften dişlek oldu ve gözleri büyüdü ve pörtledi. Artık sivri sineğe benzemişti. Kendisi de bunun farkındaydı. Üçüncüsü de hormonal değişiklik etkisi ile değişen öykülerdi.
      Son görüşmemizdi. Çayırda dolaşıp dereden tepeden konuşuyorduk dört beş arkadaş. Söz nereden dolaşıp geldi hatırlamıyorum. Sinek, sivri sinek olup köyün en alımlı kadınının (ismi bende kalsın) yatak odasına girmeyi ve onu kocasıyla dikizlemeyi ayrıntılaştırmaya başladı. (Ayrıntı bende kalsın. Rüyasında yaşadıkları da bende kalsın.) Ahlakçı bir aileden geldiğimden mi nedir, ahlakçılığım tuttu. Hem ahlakçılığım hem de bilgiçliğim tuttu desem de olur. "Ne görmeyi umuyorsun ki!" dedim. "Böcek gözleri insan gözü gibi görmez ve böcek beyni insan beyni gibi algılamaz ki." İtirazım onu şaşırttı. Kastettiğimi de tam olarak anladığını sanmıyorum. Ancak muhabbetin tadını kaçırmıştım ve bir süreliğine söyleşi kesiliverdi.
      Dedim ya son görüşmemizdi. Yarıyıl tatiline girdiğimde hasta olduğunu duydum. Nesi olduğunu bilen pek yoktu. Çok zayıflamış, çarpıntısı da varmış dediler sadece. Ders yılı sonunda döndüğümde Veli öldü dediler. Sinek ölmüştü işte. Kalp çarpıntısı ve nefes darlığı çekmişmiş. Ancak şimdi koyuyorum derdinin adını: Haşimato.
      Aslında Haşimato ikincil neden, bilinçsizlik ve imkansızlık ana neden. Yoksa Haşimato tiroid bezlerinin sırrını henüz çözmemiş miydi?

Sinek, 1/2

 
 -I-
Dönüşüm
 
      Ülkenin dört bir yanına dağılmış eski arkadaşlar, uzun yıllar sonra bir araya geldiklerinde, ortak yaşamışlıklarının en yoğun olduğu yıllara dönüverirler birkaç nezaket sözlerinin arkasından. Önce, fazla özele girmeden, çoluk çocuk, sağlık sıhhat ve iş güç durumlarının karşılıklı aktarılmasından ve iyi dilek sözlerinden sonra, sözler kendiliğinden, hatta farkına bile varılmadan çocukluk ve ilk gençlik yıllarına kayıverir. Yoldan geçen bir at arabası veya bir saçaktan ötekine uçan serçe veya arada birisinin hapşırması bile konuyu o dönemlere kaydırıverir. Öyle ki, konuşan kişi bile sözünün sonunda, "Nereden gelmiştik bu konuya?" diye sorabilir.
      Aynı nesilden dört kişi, sadece birisi köyde oturan dört kişi, köy kahvesinde toplanmıştı bir bayram aralığında. Uzaktan gelenlere hoş geldin dendi, hal hatır soruldu. Torundan torbadan, tarladan tapandan, ekinden dikinden söz edildi. Uzun zamandır bir araya gelmemiş eski arkadaşların genelde yaptıkları gibi, özele girmeden, yaşamlarının çeperinden bilgi aktardılar birbirlerine.
      Ve işin adabına uyarak köyde oturan emsal, ev sahipliği görevini hatırlayıp çay söyledi köşede oralı değilmiş gibi bekleyen kahveci çırağına. Biraz sonra tepside üç çay bir çiçekle gelen garson bardakları elimize tutuşturdu. Çiçek bardağını sunarken de, ben işimi bilirim dercesine, "Memet dayım çiçek içer." dedi. Sonra, ellerde tutulan bardaklara dönüp baktı ve durumu uygun bulmadı ki, bir sandalye getirip dördümüzün ortasına koydu sehpa yerine. Bardaklarımızdan birer yudum çekerek sandalyeye oturttuk biz de bardaklarımızı.
      Bardağımı sandalyeye koyar koymaz bir sinek -kara sinek kastedilir sinek deyince- bir tur atıp geldi ve bardağıma yönlendi. Niyetini sezdiğimden, sineği uzaklaştırmak için elimi salladım çay bardağının hemen üstünden. Kaçtı fakat uzaklaşmadı sinek. Sırnaşık birine çatmıştık belli ki. Bir kez daha kovaladım. Bu kez daha geniş bir alanda harmanlayıp benim bardağıma yöneldi gene. Bir şekilde, dört bardağın içinde şekerli olan tek bardağın benimki olduğunu anladı anlaşılan. Dostlardan ikisi, şeker sorunundan şikayetle tatlandırıcı kullandığından söz etmişti baştan. Garson da şekerlerini geri götürdü. Diğeri ise ise çayını kıtlama içiyordu.
      Bu kez niyetim ciddiydi. Madem o bu kadar sırnaşık, ben de dersini vermeliydim. Şapkamı siperliğinden tutup gerindim. Niyetim, sinek uygun noktaya gelince, hızla şapkamı çarparak ona niyetinin maliyetini gösterecektim. Tam kolumu savurmak üzereyken birisi kolumu tuttu. "Dur yahu!" dedi. "Belki bizim Sinektir o. Kıyma arkadaşımıza."
      Kastını anlamıştım. Hepimiz anlamıştık aslında. Gülüştük kimse kimseye bir şey hatırlatmadan. 
  
      Zaman zaman dönüşme hayali kuran bir arkadaşımız vardı. Çokça başvurduğu dönüşüm de sinek (kara sinek) olmaktı. Esmer ve tombulca bir çocuk olduğundan ona Sinek adını takmakta da gecikmedik biz de. O da bundan hiç rahatsız olmadı ve aksine dönüşümde çeşitlemeler yapmaya başladı. Hayallerinin çoğu gene de sineğe dönüşüm üzerineydi. Sinek olup yapacaklarını anlatırdı başlangıçta. Sinekliği benimsedikten sonra, yapmış gibi anlatmaya da başlamıştı. Dönüşüme hiç inanmamışızdır ancak muhabbete tat katmak için gerekli çeşniyi de ihmal etmemişizdir. Eminim anlattıklarına o da inanmamıştır fakat dönüşüm olayları hoşça vakit geçirtiyordu bize.
      Kolumdan tutan arkadaşımızın aklına gelen de o günler, o hayallerdi işte. Gülüştük ve ardından da bir süre sessizleştik gülüşmenin yersizliğini kabul edercesine. En çok da konuyu açan sustu, daha '... kıyma  arkadaşımıza' derken çatallaşan sesini geri getirmek için defalarca yutkunduğundan belliydi bu.
      Bu arada, gerçek sinek de muradına erdi. Bardağın en son kullandığım kenarından çekebileceğini çekti ve bardağın içine yöneldi. Ben de "Al Veli! Senin olsun hepsi." deyip çay bardağını ortaya bıraktım. Bu kez sadece gülümsedik ve her birimiz o günlere ait sinek anekdotları anlatmaya koyuldu, yarım asırdan fazla yılların gerisine giderek.

11 Mayıs 2017 Perşembe

Kelimelerin Ruhu-13: Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

 
Çirkin İnsanlar Çirkin Laflar  Ettiler
(Metin başlığı nedeniyle Taner Kışlalı'yı saygıyla anarım)
 
      Çirkin insanlar çirkin laflar ettiler güzel insan hakkında ve güzel  kalplerde derin yaralar açtılar. Milyonlarca güzel kalplerde neler neler köpürdü de güzel ağızlarından çirkin söz çıkmadı.
      İzleyicisi az kanallarda ve dinleyicisi az konferanslarda benzer çirkinlikler sürekli işleniyor. Bunu biliyorum. Çoğunuz da biliyorsunuz. Sosyal medya kanallarında akmaya başladığında bu tür 'sosyal virüsler', duyulmayanı duyuran olmayayım diye bir duraklıyorum, amaçları bilinir olmaksa diye; ilk patlayan ben olmayayım amaçları ajitasyonsa diye. Ekmeklerine yağ sürmeyeyim istiyorum. Hatta benim sabrım kimi dostlarca kınanıyor.
      Bir vesileyle söylediğim gibi ben de çok üzgünüm, çok ama çok öfkeliyim. Çirkin sözlere karşı çirkin sözler sıralamak benim doğamda yok. Ama, içimden geçenleri bir bilseniz. Birkaç okkalı küfür belki rahatlatıcı olabilir fakat sorunu çözmez. Hata birilerinin yüzüne haykırmak, hatta dövmek veya hapislere tıkmak da sorunu çözmez. 'Ucuz kahramanlıkları' önleyebilir belki fakat sorun gene orada durur.
      Peki! Nedir sorun: Sorun bu gibi sözleri etmenin kıymet ifade ettiği ortamdır. Sorun benzer şeyleri üreten, büyüten ve yayan verimli(!) arazidedir. Bu verimli arazi 'siyasi islamcılık' akımıdır.
      Siyasi islam akımı, Atatürk kadrosunun çoğulcu demokrasi inşa edilebilecek bir temel atmasından rahatsızdır oldum olası. Yıllardır bu temelin altını oyarlar. Çok partili siyasal rejimin oy kaynağı olarak ve saf dindar insanlarımızın temiz duygularını kötüye kullanarak, ihmal edilemeyecek sayıya ve güce ulaştılar. Buradan elde ettikleri güçle pervasızca konuşuyorlar. Sıradan insanın duydukları tamamın yanında küçük kalır. Ortaya çıkan bazıları, söze ben raporluyum diye başlıyor zaten. 'Delidir. Ne yapsa yeridir.' demek oluyor yani. Cezai ehliyeti yok yani. Olmayan da bir rapor uyduruverir. Bu tür olayların haberleri, çoğu zaman, 'meczubun biri...' diye başlar oldum olası.
     Diyeceğim şu ki, bizi bir an rahatsız eden sivri sinekten kurtulmak sorunumuzu çözmez. Sivri sineği üreten bataklık olmalı uğraşacağımız şey. Bu bataklık da Atatürk Cumhuriyetine karşı olduğu bilinen ve demokrasiden de hiç hoşlanmadığı açık olan Siyasi İslamcılıktır. 

28 Nisan 2017 Cuma

Sabaha Karşı-3/3

,
-V-
Çocuk Ne Düşünüyor?
      Anası yat dizime dediğinde, anasının dizini yastık yapıp kıvrılıveriyor çocuk.
      Bu, birisinin dizine ilk yatışı değildi. Dedesi ile anneannesi gece oturmasına gittiklerinde, çok zaman uykusu gelir ve anneannesinin dizine yatardı. Gözüne ışık gelmesin diye anneanne de önlüğünü çocuğun yüzüne örter ve burada yanındayım dercesine sırtını sıvazlardı.
      Fakat bu diz, bu geceki diz eskilerden farklı gelmişti çocuğa. Zaten yarı uyur durumdayken, ana sıcaklığı ve okşaması da katılınca, uykuya daldı hemen. Dalmadan önce, en son ne zaman yatmıştım anamın dizine sorusu dolaşıyordu zihninde fakat sorusuna yanıt bulamadan uyku teslim aldı onu. Uyku ağır basmasaydı şöyle düşünecekti: Anamın dizine en son ne zaman yattığımı bilmediğim gibi, çocukluk anılarımın tamamına yakınında, çoğunlukla dedem ve anneannem çıkıyor karşıma, biraz da ablam. Anamın kim olduğunu ve babamın kim olduğunu biliyorum elbette fakat dedemin evine 'bizim ev', baba evine ise 'sizin ev' diyorum kardeşlerimle konuşurken. Biraz o tarafta biraz bu taraftayım anlayacağınız. Ne kadarımın o tarafta ne kadarımın da bu tarafta olduğunu ben de bilmiyorum. Anne ve babamın sevgi tartısında ne kadar çektiğimi düşününce, örneğin küçük kardeşimle tartıldığımızda, benim kefemin hafif kaldığını düşünüyorum. Onunla ilgili çocukluk anıları daha zengin anamın. (Babasınınkini bilmiyordu. O sevgisini kolay göstermezdi) Bundan benim daha az sevildiğim sonucunu çıkarıyor ve üzülüyordum.
      İyimserim şu an ve iyimserlikle değerlendiriyorum her şeyi. İlk kez bu gün, anılar havuzundaki seviye farkının benim dede evine taşınmamdan kaynaklandığını düşündüm. Bir zorunluluk vardı. Ortak yaşanmışlıklar azalınca ortak anılar da azalıyor belli ki. Ben ona iki hane ötedeki evde hasretken o da beriki evde kendi hasretini çekiyormuştur mutlaka.
      Ay doğarken uyuyan çocuk, gün doğarken uyandı.
      Ana kokusuyla esrik ve mutlu halde dalınan derin uyku, arada görülen belirsiz ama mutlu düşler de dahil, mutlu ve dinç bir uyanış ile sonuçlandı. Tatlı tatlı gerindi ve gözünü anasına çevirdi. İki çift mavi göz mutlu ışıltılarla selamlaştılar.
      Hayvanlar da ayaklanmış ve otlamaya başlamışlardı.
      "Hadi bakalım, kalkalım." dedi ana. Çocuk hemen doğruldu ve dikildi. Aynı konumda uzun zaman oturduğundan ve çocuğu uyanmasın diye kıpırdamadığından ananın sağ bacağı uyuşmuştu. Bu nedenle, bacağındaki karıncalanma geçinceye kadar bekledi ve "Ya Allah, bismillah" diyerek o da kalktı. Ananın çıkından çıkardığı peynir dürümlerini yiyerek hayvan pazarına çıkan arka yollara sürdüler hayvanlarını. "Biraz erken varırsak gölgeli bir yer yakalarız." dedi ana. "Hadi bakalım, aynı düzen, ben sol yana, sen sağ yana. Koyunlar bağlara sapmasın."

      Baba da zahire pazarında satışı yapıp onlara katıldı çok geçmeden. Böylece görev tamamlandı. Dürümlerini yediklerinden emin olmasına rağmen sadece çocuğa köfte-ekmek aldı baba. Bu bir ödüldü. Sevindirmek istemişti onu. Bilmiyordu ki, hiç bir ödül bu çocuğu sabaha karşı aldığı ödül kadar sevindiremezdi.
 
 


27 Nisan 2017 Perşembe

Sabaha Karşı-2/3

-III-
Çay Başında Mola
      Ancak Küfü Çayının kurumuş yatağını geçtiklerinde, yani yolun beşte dördünü aştıklarında, doğuda ufuk kızarmış ve ay doğacağını işaret etmişti. Yol boyu otlayan hayvanlar doymuştu. Az öncesinde, çayın öbür yanındaki bir kuyudan sularını da içtiklerinden yorgunluklarını anımsadılar. Hayvanlar da yolcular da yorgundu. Koyunlar  sürülmediklerini anlar anlamaz yattılar. Durunca malak da anladı mola verildiğini; o da yattı. Atlar ayakta uyur bilirsiniz. Başlarını aşağı salarlar sadece. Tay da öyle yaptı.
      Durunca dinlenmeyi hatırlayan yolcuların bedeni de gevşemeye başladı. Çok geçmeden ikisi de uyuklamaya başladılar. Oturma konumunda uyku bedeni sarınca, gevşeyen kaslar bedeni desteklemediği için, iki de bir devrilecek gibi oluyorlar, devrilmek üzereyken doğal denge sistemince uyandırılıyorlar. Bu böyle yinelenip giderken dizime yat bari oğlum diyor ana. Çocuk ikiletmeden yan geliyor. Ana oğlunun başını sıvazladıktan sonra omzundaki atkıyı örtüyor çocuğun üstüne.
 
      Okurlarım, bundan sonrasını kolay anlayabilmeniz için kısa bir açıklama yapayım bu noktada:
      Çoğunuz bilir köyde kadının omzundaki yükü. İşler, kadın işi erkek işi diye sınıflandırılırken hiç de adil davranılmamıştır. Bir kere ocak başı, ekmeğinden aşına, sofra açmasından bulaşığına şaşmaz çizgilerle kadınlar bölgesindedir. Çapa kadın işidir, kürek genelde erkeğin. Erkek harman savurur ama eline kalburu alıp dane çalkalamaz. Ahır temizliği erkek ağırlıklı olmakla birlikte, pisliğin tersliğe (gübre yığınına) taşınması iki kişi gerektirir. Çoğunlukla ikinci kişi kadındır. Sütün sağılmasına ve işlenmesine erkek hiç karışmaz. Çocukların bakımı ve temizliği gene ananındır. Kısacası zordur kadınlık köy yaşamında. (Zordu deseydim daha mı isabetli olurdu, bilmiyorum.)
     Öykümüzdeki ana da o zor yaşamı yaşayanlardandır. Şu an dizinde uyuyan oğlundan önce üç kız doğurmuş, dördüncüsü oğlan gelince bayram edilmiştir. Oğlu olmak çok önemsenir. (Nedenleri üzerinde toplum bilimsel bir çözümlemeye girmeyeceğim.) Onun arkasından bir oğlan daha ve sonra iki kız daha gelmiştir.
      İş yükü ve hanedeki kafa sayısı dede tarafından değerlendirilir. Kendi çocuğunu, (tek çocuğu olan anayı) zamanında şımartamadığı için, torunlarından kızların en büyüğünü ve oğlanların en büyüğünü evine almıştır. Bakım ve ilgide yeterince cömert davranılmış, hatta diğerlerinden daha rahat imkanlar sunulmuştur.
       Öte yandan, haneler ve sofralar ayrılmasına rağmen, iş dağıtımında her zaman çizelgeye alınmışlardır hepsi sıra geldikçe.
      İşte o ana, kuru çayın batı yakasında oturdukları yerde, oğlunun başını sıvazlarken düşünür. İçin için şöyle der:
-IV-
Ana Düşünür
      Sen doğduğunda oğlum, dünyalar benim olmuştu. İtibarım artmıştı, havalardaydım. Sen de öyle güzel bir bebektin ki bakan dönüp bir daha bakardı. Kendi nazarımdan bile sakınırdım. Bir düğün yerinde yaşlı bir kadın, aş kazanının isinden sürmüştü yüzüne senin. "Allah korusun kızım. Bak o kadın gözlerini alamıyor çocuktan." demişti. "Nazarı değecek kör olmayasının."
      Sonra kardeşin geldi. Daha üç yaşını tamamladığında deden istedi seni. "Arada ihmal edilmesin, ezilmesin çocuk." dedi. Kabul ettik. Aksi mümkün değildi zaten.
      Sevgide kısa kaldıklarını söylersem Mushaf çarpar. Tövbe tövbe!
      Fakat senesine varmadan gelişmen bozuldu senin. Hara güre arasında günlük izleyemesem de kardeşlerinle oynarken görüyordum arada bir. Kavruluyordun gün be gün. Yazılmadık muska, okunmadık dua bırakmadık. Sarardın. Zayıf ve şiş karınlı, cansız bir çocuk oldun. Bir boncuk boncuk ışıldayan gözlerin kaldı sanki ayakta. Bir seneyi aşkın bir süre işte böyle böyle eridin. (Bunu söylerken işaret parmağını kıvırıyordu yavaş yavaş.) Sonunda anladık ki soğulcan (solucan) basmıştı seni. Etin kemiğin semirecekken, içinde solucan ordusu beslemişsin. Nankörlük etmek istemem amma işin gerçeği bu: Soğulcanlı elden beslenen çocuk soğulcanlı olur. Neyse, Allah'ıma şükürler olsun kurtuldun. Bu sefer de avlu duvarına tırmanmakta köpeğin minnoş ile yarışmandan şikâyetçiydim. Bilesin bunu da. Bunu söylerken, uyandırmamak için hafiften sıvazladı başını ve sırtını oğlunun. Aslında şikayeti sevinciydi. Hafiften puslandı mavi gözler. Çekisinin ucuyla sildi gözlerini.
      Ne çok korkmuştum asalaklar çocuğun kanıyla birlikte aklını da çektiyseler diye. Çocukça amma korkuyor insan, söz konusu kendi çocuğu olunca. Şükür Allah'a ki bir şey olmamış. Okuldan, arkadaşlarından ve öğretmenden güzel işaretler geliyor. Maşallahın var.
      Kimi zaman kendime kızmaktan alamıyorum kendimi. "Olmaz baba. Alma benim can paremi." deseydim. "Gündüz oyna gezdir. Akşam yanımda olsun." diye dikilseydim. Takdirat işte. Böyle yazılmış. Hayırlısı olur inşallah.
      Gene de, çocuklarımın yetişme anılarını gözden geçirdiğimde, senin ve ablanın geçmişinde kısa kalıyorum. Geçmişim gasp edilmişçesine üzülüyorum. İçimdeki adalet duygusu kabarıyor, vicdanım sızlıyor. Özellikle yaz bahar günlerinde haftalarca görmediğim olurdu seni. "Hiç olmadı her gün uyurken görseydim yanımda olsaydı da." diyorum.
      İki hane ötesi değil mi deme. Yorgun bedene iki adımlık yol bile çok geliyor sırasında. Geçmişin boşa geçen bazı anların değerini, gençliğinde anlayamıyor insan. Şimdiki aklım olsa, ya vermezdim ya da... Euzu billah mineş şeytan. Şeytan durduğu yerde günaha sokuyor insanı; isyana yönlendiriyor. 

Sabaha Karşı-1/3

 
İki Yolcu
-I-
Ar Belası
      Borcunu ödeyememenin önemli kusur sayıldığı yıllardı. Bu nedenle borçla alış verişten bile çekinilirdi.
      İşte o yıllarda, köyde bakkal işletme yolunu seçen birisi, kasabadaki toptancıya -aslında yarı toptancı dense uygun olur- gider; düşüncesini anlatır. Toptancı ancak kefil bulabilirse kredili mal verebileceğini söyler ve o köyden kimlerin kefaletini kabul edebileceğini de belirtir. Verilen isimlerin arasında, öyküsünü anlatacağım ailenin babası da vardır.
      Durum uygun bir dille anlatılınca ve yemin billah yüz karası olunmayacağı anlatılıp dil dökülünce, yumuşak yürekli olan ve insana güveni esas alan baba, 'bir muhtacın yarasına merhem olursam hayrına' diye düşünür ve kefaleti kabul eder. Ayrıca, kendi bakkallık geçmişinden hareketle, mesleğin incelikleri üzerinde tavsiyelerde bile bulunur.
      Bakkal dükkanı açılır açılmasına da işler iyi gitmez. Okur-yazar olmayan bakkal, fiyatları karıştırır, alacağını vereceğini belleğinde tutamaz. Kimi açıkgözlerce istismar edilir bu gibi zafiyetleri. Üstüne üstlük, bakkala inen malı sattığından çok ailece yedikleri söylenir.
      Kendi işiyle meşgul olan baba, bakkalın gidişatından habersizdir. İcradan ihbar gelmese aklına bile gelmeyecektir kefaletin yükümlülüğü. Oysaki, bakkaldan düzgün ödeme gelmeyince, toptancı senetleri bankaya kırdırmış ve mal vermeyi kesmiştir. Durumdan mahcup olan bakkal haber vermediği gibi  toptancının selamını da iletmemiştir. Ve bir gün icra dairesinden ihbar gelir.
      'kapısına icra dayanan adam' durumuna düşmek istemeyen baba,  ana ile baş başa verip çare arar. Belayı def edecek bir plan yaparlar: İlk perşembe günü, koşum yaşı gelmiş tay, bir yaşını geçmiş manda danası (o yörede malak denir), yirmi koyun ve elli dolu buğday satılırsa konu komşuya mahcup olmayız denir.
      Hayvanlar geceden yola çıkarılacak, buğday arabası da sabah yüklenip yola çıkarılacaktır.
Hayvanları sürme işi anaya ve büyük oğluna düşer. Otlata otlata hayvan pazarına götürecekler, baba da zahire pazarında buğdayı satıp hayvan satışı için hayvan pazarına yetişecektir.
 
-II-
Birazdan Ay Doğar
      Çalar saat yerine kınalı horoz vardır; ilk horozlarda yola çıkılacak. Ve kınalı öter.
      Çocuk uyandırılırken dede de uyanır. "Daha erken." der ufka bakarak. Gözünün bebeği kızını ve mecburen adam yerine konan henüz on yaşındaki torununu düşünmektedir. Endişelidir ve için için damadına kızmaktadır. "Derdin yoksa kefil ol demişler, bilmez mi bu adam." diye söylenir.
      Bu yolculuk planlanırken, yola çıkıştan hemen sonra, daha pazar yolu çatına varılmadan ayın doğacağı hesaplanmıştır. Yolun sadece dörtte biri karanlıkta olacaktır, gerisi yarımayın soğuk aydınlığında...
      Dede gerçekten haklıdır. Horozun biyosaati erken çalmıştır nedense. Yıldızlardan başka ışık kaynağı yoktur ve bu ışık da ancak bastığınız yeri yarım yamalak görmenizi sağlar.
      İki yolcu, birinin karaltısı kısa, diğerininki daha uzun. Kısa olanı diğerinin üç dört metre sağında yürüyor; önlerinde bir miktar beyazlık dalgalanıyor. Onların arkasında da, üç beş adım gerilerinde iki karaltı, biri tay diğeri malak.
       Malak ve tayın yuları ananın elinde. Karanlıkta bir şeyden ürkerlerse çocuğu sürüklemesinler diye ana tarafından alınan bir önlem bu.
      İçgüdüsel olarak koyun sürüden ayrılmaz dense de otlaya otlaya ilerlerken, hoş gelen bir ot kümesi birkaç koyunu zaman zaman geride bırakabilir veya doğrultudan saptırabilir. Bunu önlemek için ana koyunların sol arkasında, oğlu da sağ arkasında yürümekte.
      Gözlerden çok kulaklar dört açılmak zorundadır karanlıkta kırda yürüyorsanız. Etrafı algılamakta kulaklar gözlerden üstündür bu durumda. Ancak her iki duyu da bol bol yanılgıya düşerler. Bir ses duyarsınız, o sese neden olan şeyi anlayamazsınız. Rüzgarın birbirine sürttüğü diken dallarından da olabilir gece avına çıkmış bir vahşi hayvandan da. Bir karaltı görürsünüz. Yol kenarındaki bir deve gülü kümesi de olabilir, orada bekleyen bir adam veya başka bir canlı da.
      Ana dualarla kendisini yatıştırmaya çalışsa da çocuğun hayal gücü masallar diyarındadır. Onun  için algıları abartılı, korkusu da daha şiddetlidir. Bu nedenle de ikide bir adımları anasına doğru kayar, aralarındaki mesafe azalır. Anasının kokusunu alabileceği kadar yaklaştığı bile olur.
       Birbirlerini oyalayarak, cesaretlendirerek ve korkularını bastırmak için dereden tepeden konuşarak yola devam ederler.
      

12 Nisan 2017 Çarşamba

Kelimelerin Ruhu-12: Bütçe

 
Bütçe Yapma Hakkı ve Parlamento
 
     Anayasa değişikliği ile birlikte gündemimize oturan deyimlerden birisi bütçe yapma hakkı.
     Bütçe yapmak, harcama kalemlerinin (yatırımlar, masraf, borç vs.) gelir kalemleriyle (vergiler, harçlar, alacaklar vs.) dengelenmesidir.
     Bunu aileler de yapar, şirketler de, devletler de. Şirketler genel kurullarında veya yönetim kurullarında kararlaştırır ve onaylar. (İcra direktörü olan genel Müdür veya benzeri değil.) Demokratik devletlerde ise meclisler bütçeyi kararlaştırır ve onaylar. Meclis onayıyla kararlaştırıldığı için de adı bütçe kanunudur. Bu kendiliğinden bir şey getirir: O da keyfiliğin önlenmesi ve bir önceki yılın uygulamasının da mecliste tartışılıp onaylanması (ibra- aklama) ...
      Hesaplı aileler bu işi evlerinde de yaparlar fakat yazılı hale pek getirmezler çünkü işin akıldan takibi mümkündür ve bir gün dışardan birisine hesap verilmeyecektir.
      --.--
      Dünya demokrasi tarihinin başı, yani parlamento kurulmasının nedeni bütçe yapmaktır. Bunun da, başlangıçta, harcamalar kısmı değil gelirler kısmıdır esas mesele. Çünkü İngiliz halkı, krallarının durmadan vergi salmasından şikayetçidir. (kefe vergisi bile vardır.)  Toplanan paranın nasıl harcandığıyla daha sonra ilgilenmiştir. Yani demokrasiyi başlatan şey, vergi salınmasını halk adına kontrol altına almaktır. Bunu tartışırken de kendiliğinden, oraya şu kadar, buraya bu kadar harcansın demeye başlamışlar ve sonuçta, hem harcama kalemleri hem de gelir kalemleri kararlaştırılır olmuştur. Hasılı, bütçe yapımı, hem tarihi kökü itibariyle, hem de, harcamalar da vergiler de halkı ilgilendirdiği için, halkı temsil eden meclisin ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır.
      Önerilen anayasa maddelerinde, meclisler bütçe yapımında maliye bürokrasisinden yararlandığı için, meclisin rolü olmasa da olur noktasında değerlendirilmiş ve bütçe yapma yetkisi yürütmenin başı (her şeyin başı) olan başkana bırakılmıştır. Başkan halk tarafından seçilmiş olsa da halkı temsil etmeyecektir. Çünkü seçilme gayesi o değildir. Milleti temsil edenler ise millet vekilleridir. Bu şekilde, bütçe yapma ile millet vekillerinin, dolayısıyla milletin bağı koparılmış ve sadece meclis onayı seviyesine indirilmiştir. Meclis onayı alınamadığında da eski bütçeyi eskale ederek (enflasyon ayarlaması yaparak) uygulama yetkisi verilmektedir. Yani başkan millet vekillerinin nazını çekmek zorunda değildir.
      Rakamlar söylenerek, başkan şu kadar parayı istediği gibi harcar denmektedir. Yukarıda ifade edildiği çerçevede bu doğrudur.
      Beni bu yazıyı yazmaya iten şey, işin harcama tarafı olduğu kadar, bence daha önemli olan gelirler kısmıdır. Çünkü bütçe yapma yetkisi olan makam, gelir kaynaklarını da belirleyecektir. Tekrarlamak gerekirse nedir gelir kalemi: Beni (elbette sizi de) ilgilendiren kısmıyla vergiler ve harçlar. Sözün özü, başkana vergi salma yetkisi de verilmektedir.
     Vergi salma yetkisi, meclis onayı alamamak fazla önemli bir risk de olmadığına göre, ölçüsüzleşebilir, cezalandırmaya dönüşebilir, baskı aracı haline gelebilir. Başkanın vergi salma yetkisi çok tehlikelidir. Silaha da dönüşebilir.
      Bütçe yapmanın bu kısmı yeterince vurgulanmıyor endişesiyle yazdım. Umarım açıklayabilmişimdir.
     Şunu da belirtmeliyim: Meclisi gündemine gelmek zorunda olmayan her şey gizli kapaklı yapılacaktır. Örtülü işler kısa zamanda yozlaşma haline dönüşecektir.