9 Nisan 2017 Pazar

Topçu Çavuşu -2/3

 -III-
 
      Balıkesir'den başlayan tren yolculuğu Afyon'da sonlanacak, orada aktarma yapılacak ve memlekete doğru sürecek.
      Bu yolculuk, yolculukların en ağırı ve en acısıydı. Geride, Kaz dağlarının batı yamaçlarında bıraktığı topçu siperi, ağır anlamlar içeriyordu. Savaş bitmiş, mağlup olunmuş...  Gözlerinin önündeki denizin bir adasında, bir Fransız zırhlısında imzalanan ateşkes sözleşmesine göre, yenilgi kabullenilmiştir.
      Kendi elleriyle topun kaması sökülmüş, kendi kalbini kendi elleriyle sökmüşçesine, derinleri yakan bir acı içinde, kama gözlemciye teslim edilmişti.
     Olağan bir terhis halinde yola çıkan asker, sıla hasretiyle ve kavuşma hayalleriyle dolu olması gerekirken, askerin ruhu, kavuşmayı hakketmemişçesine dağınıktı; yarısı geride, diğer yarısı ileride. Bu teslim oluş,bu teslim ediş, kırılmış gururun ve alınamamış öcün etkisiyle, memleketine yollanan askerin ruhunu da teslim alıyordu sanki. Yolculuk boyunca, bütün kelimeler kırık ve ümitsiz çıkıyordu açılmayan ağızlardan.
     Topçu çavuşu  Molla Ahmet oğlu Hamdi, Ayvalık'taki mevzide, kanayan kalbini teslim ettikten sonra, ruhu geride kalmışçasına, değişik kara araçlarıyla Balıkesir'e getirilmiş ve oradan bindirilmişti trene. Asker hayatındaki Molla Ahmet oğlu Hamdi Çavuş ismi, yollar aşıldıkça, giderek Molla Ahmet oğlu Hamit'e dönüşüyordu. Hatta arada bir cılız bir ses, "Halil'im sen misin, geldin mi?" diyordu. Rahmetli amcasının zevcesi Hörü ananın sesiydi bu. Kırım seferinden dönmeyen oğlu Halil'in anısına, doğumundan beri onu Halil diye çağıran yaşlı ve yaslı bir kadının cılız sesiydi...
     Kömür bulursa kömür, odun bulursa odun yakan kara tren, Dursunbey'e doğru sallanırken, komşu kompartımanlardan birinden yayılan Çanakkale türküsünün etkisiyle, Savranşa köyünden ayrılan Hamit, İzmir'de, Sarı Kışla 'da buldu kendisini. Kızıl Çullu'da tamamlanan eğitimi sonunda, Ayvalık'taki topçu birliğine sevkini beklerken, aynı şekilde Manisa'daki birliği Çanakkale'ye taşınan abisi Mustafa ile orada buluşmuştur. (Bu buluşma onların son görüşmesi olmuştur fakat Hamit bu gerçeği henüz bilmemektedir.)
     Tam köydeki sevdiklerini gözünün önünde sıralamışken, Dursunbeyli'den trene binen sarıklı sakallı birisinin İttihatçılar karşıtı sözleri doldurur kompartımanı. Kendisinin de itilafçı olduğunu söyler, söz arasında. Onun sözlerini, bölük gediklisinin söyledikleriyle yakın fakat bölük komutanının sözleriyle taban tabana zıt bulur. Genç topçu subayının sorunları ve çözümlerini ifade ediş biçimi, yaşlı gediklinin daha çok dinsel yaklaşımlı açıklamalarına göre daha akla yakındı ancak doğrusu hangisi? Ümmet olmak yeterli mi yoksa millet olmak da mı gerekiyor? Babası Molla Ahmet gelir aklına. O ne der acaba bu konuda? Adının Mollası medrese eğitiminden geldiğine göre, bu konuları biliyordur belki de.
     Babası aklına gelince anası durur mu? Mavi gözler doldurur ortamı. Gözlerin buğulu ışıltısı, güler yüzün -bir hüznü örtmeye çalışan- huzuru ve ana kokusu doldurur kompartımanı. (Ana kokusunu özlemeyen var mıdır?) Ümmü ana onu sımsıkı kucaklamıştır ve oğlunun kokusunu çekmektedir içine, oğlunu da içine çekercesine. Onun nefesini hisseder Hamit boynunun sol tarafında. Gözleri yaşarır. Gözlerini gizler ötekilerden, sanki onların gözü yaşlı değilmiş gibi. Ruhu travmalarla darmadağın olmasa ve dikkat etse, anasının gözlerindeki buğunun ve huzurlu görünmeye çalışan yüzün altında titreşen huzursuzluğun, sadece kendisine duyulan özlemin sonucu olmadığını da anlardı. Beden yorgun, ruh yorgun... Anlayamadı işte! Çünkü insan zihni, en son deneyimlediklerini hikaye etmeye yatkındır. O da askere uğurlanışını anımsıyor aile bağlamında.
     Nihayet o itilafçı adam iner de Tavşanlı'da, kompartıman aranan huzuru bulur; sessiz, huzurlu ve uykulu bir yolculuk sürer Kütahya'ya doğru.
     Kütahya'ya yaklaşırken uyandırılır. "Kütahya!" diye bağıran kondüktörün sesiyle mi yoksa yanında oturan Emirdağlının dürtmesiyle mi uyandığını anlayamaz. Neredeyse ikisini aynı anda algılamıştır. Oysa ki, yanındaki askerin dürtmesinin nedeni, başta belirtilen atış hazırlığı komutunu, hem de aynısını, yüksek sesle sayıklayıp durmasıdır. Ülkesinin onurunu kıran ateşkes sözleşmesinin içinde imzalandığı o Fransız zırhlısı hedeftedir hala. Ateşkesten  kısa süre önce Midilli dolaylarında duman saçan Agamemnon adlı Fransız zırhlısı... Kısacası, çok istese de verilemeyen, verilemediği için öz benliğini sarsan o ateş emridir bu sayıkladığı. Ateş emrini düşlerinde vermektedir artık.  

Topçu Çavuşu - 1/3

 
-I-
      İhtiyar adam zatürreye yakalanmış, ateşler içinde yanmaktadır. Öyle bir ateş ki yorgan tutuşacak gibi. Hani  'havale geçiriyor' derler ya halk arasında... İşte, o aşamaya gelmiş ateşten. Yüksek sesle bir şeyler söylüyor uykusunda. O kadar yüksek ki yandaki şiltede uyumakta olan çocuk bile uyanıyor irkilerek. Tedirginlikle yatağında hafif doğrulduğunda, bir el bastırıyor onu yat dercesine.
     "Korkma oğlum!" diyor anneanne. "Deden sayıklıyor. Biraz ateşlendi de."
     Çocuk gözlerini dikip dedesini gözlerken dede top menzili veriyor:
     "Menzil beş fersah! Zaviye kırk derece amudi! Nakıs seksen derece ufki! Barut hakkı iki bağ! Nişan al! Ateş!"
     Arada bir sessizlik oluyor. Çocuk tam yeniden dalmak üzereyken dede yeniden kıvranmaya başlıyor ve arkasından bağırıyor:
     "Sür! Kır atlı doru atlıyı geçti!"
     "Düşünde eşkıya ya da asker kaçağı kovalıyor yalım." diye fısıldadı anneanne.
     İhtiyar kadın, bir yandan, korkmasın diye torununa açıklama yetiştiriyor, diğer yandan da bir şeyler aranıyor telaşla.  "Nerde bu ocağı sönmeyesinin sirkesi!" deyişinden sirke aradığı anlaşılıyor. Onu bulamayınca, tülbendini ıslatıp bolca da kolonya döküyor ve onunla adamın alnını, yüzünü ve ensesini siliyor. Islanan cilt ateş etkisiyle kısa zamanda kuruduğundan silmeyi sürdürüyor, hatta ıslaklığı artırmak için tülbendi yeniden ıslatıyor. Bu kez kolonya serpmiyor nedense. Silmeye devam ediyor ve kendince belirlediği bir anda, ıslak bezi uygun boyuta katlayıp kocasının alnına yerleştiriyor.
     Islak silmeler fayda sağlamış olmalı ki dede biraz sakinleşiyor, nefes aralıkları düzene giriyor ve sanki uyumaya başlıyor. Aslında, sayıkladığı sırada da uyuduğuna göre, uyumaya başladı derken bilinen uyku haline geçti demek istiyorum.
     Önce çocuk, nice sonra da yaşlı kadın uyudular dedenin ardından. Ancak, ne yazık ki, bu rahatlama geçiciydi.
 
-II-
 
    Kasabanın çevresindeki okula yakın bir köyde, sadece bir gözden ibaret olan bu evde bulunmalarının nedeni, torun okutmaktı.
     İlkokul öğretmeninin tavsiyesiyle parasız yatılı sınavına hazırlanılmış, tam sona gelindiğinde, dedenin karşılaştığı tanıdık bir ortaokul öğretmeni:
     "Hamit Ağa ben de seni akıllı biri zannederdim. Bu yumruk kadar çocuğu nasıl kıyıp da yatılıya gönderirsin. Burada okul mu yok, öğretmen mi yok? Ha, ne dersin Hamit Ağa? Tut bir ev şuradan, al yanına teyzemi, gel de güzel güzel okut çocuğu." deyince dedeyi bir düşüncedir aldı. Hak da verdi ona ve aynı zamanda 'akılsız' sayılmayı da kabullenemezdi. Evrakları katlayıp iç cebine soktu. O evrak, o cepten bir daha çıkmadı.
     "Haklısın hocam." dedi. "Yarından tezi yok buyurduğun yönde hazırlanırız."
     Sahibinin kendi evine bitişik, yapılışında geniş olan hayatın bir ucuna yerleştirilmiş kutu gibi bir oda bulundu. Küçümseme yok bu betimlemede. Hatta denebilir ki yaygın öğrenci evleri yanında birinci sınıftı odamız;  yeterli yapı kalitesinde ve güvenlikli.
     Gerçeği, acı gerçeği, ertesi gün öğle yemeği için eve geldiğinde öğrenecekti çocuk. Henüz soğumamış yemek tenceresi sacayağının üstündeydi fakat evde kimse yoktu.
     "Köye gittiler." dedi ev sahibi. Anlaşıldı. Pek çok öğrenci gibi yalnız kalacaktı bundan sonra.
     Çocuk yeni yaşama alışadursun. Biz dönelim gene dedeye.
 
 

23 Mart 2017 Perşembe

Kelimelerin Ruhu-11: Anayasa Değişikliği- Geçici Maddeler

 
Referandumda Oylanacak Geçici Maddeler
     Bir vakitten beri anayasa değişikliği referandumu ile yatıp onunla birlikte kalkıyoruz. (En azından büyük oranda ve bana göre...)
     Anayasa değişikliği ile ilgili haber/yorum arayın haber sitelerinde. Örneğin, 'anayasa değişikliği' yazın Gugul penceresine ve çıkanları okuyun. 18 maddelik değişiklik metinleri çıkıyor karşınıza.  Oysa bir de geçici maddeler var. Lafın Türkçesi, getirilen bir kezlik istisnalar bunlar. Yani, Mevcut anayasadaki belirli bir hüküm değiştirilmiyor ancak bir defa veya falan filan hallerde kaydıyla farklı bir hüküm konuyor. Adı üstünde geçici diye ben de önemsemedim son günlere kadar. Basın, hadi medya diyelim, onlar da geçici maddeleri hiç ele almadı. (Yakında yayınlanan bir TV söyleşisinde gördüğüm kadar sayın Başbakan da pek ilgilenmemiş onlarla, ya da üstünde durmamış.)
     İlgilendiğim geçici madde Anayasamızın 67. maddesinin bir hükmüne istisna getiriyor. Bu madde, Seçim Kanununda yapılan değişiklikler, ilk bir yıl içindeki seçimlerde uygulanmaz diyor. Getirilen istisna, bu değişikliğin kabulünden sonraki ilk seçim Anayasanın 67. Maddesindeki bu hükümden ayrı tutuluyor. Yani bu değişiklikler kabul görürse, 16 Nisan tarihinden sonra yapılacak ilk milletvekili ve cumhurbaşkanı seçimleri yeni bir seçim kanunu ile yapılacak. Yeni kanunun ne getireceğini Ankara'daki dar bir gruptan başka kimse bilmiyor.
     Tahmin edilen, İktidarın gücünü daha da artırıcı yeni bir seçim kanunu ile erken bir seçim gelebilir. Yoksa bu geçici maddeyi niye yazsınlar.

18 Mart 2017 Cumartesi

Yıldız / 3

 
Batıdan Doğan Yıldız - İzmir'den
     Aradan üç yıla yakın bir zaman geçmişti. İzmir yerelinde yayınlanan 'ismi lazım değil' gazetesinde bir haber yayınlandı:
 
 İzmir'den bir yıldız daha doğuyor
 
     Başlık bu! Altında da bir resim çerçevesi. Ortada bir yakışıklı, Tamer Güney'imsi gülümsemesiyle bizim Halil yani... Fotoğraf, haliyle cepheden fakat hafif sola bakıyor. İki tarafında da birer dilber; bol makyajlı, iyi rötuşlu, gene de esmer oldukları belli...
     Resim altı yazısında, 'İzmir'in yeni yıldızı Ozan Dağhan hayranlarıyla' diye yazıyor.
     "Ulan bu bizim Halil!" dedim heyecanla. Başarmış galiba diye düşündüm için için, biraz şaşkınlık, biraz imrenti ve biraz kıskançlıkla. Benim heyecanım seyirci topladı. Onlar da haberi incelediler, değişik yorumlarla.
     Aynı eğitimi görsek de, aynı sofralarda karnımızı doyursak da ve aynı sahalarda top koştursak da, insanın yetişegeldiği toplum düşünce yapısını ve algı biçimini belirliyor. Bunu gördüm bu ara: Kırsal naifliği almış birisi, şehir uyanıklığına alışmış birisine göre, gördüğünü kolay kabulleniyor, kolayca 'her gördüğünü dedesi sanıyor'. Yatılılardan İzmir'li arkadaşlar farklı yorum getirdiler: "Şişirme bu haber." dedi birisi, Diğeri ilkini onayladı ve "Bakın, bakın! Sağdaki kız şehla." dedi. Ve el birliğiyle, esmer dilberlerin şeceresini çıkardılar nerdeyse: "Tepecikten bu kızlar." dedi ilki. "Tenekeli mahalleden de olabilirler." diye bir açılım getirdi diğeri. Bense kızın şehla olduğunu fark etmedim bile, belki gözüm Halil Dağ'a (pardon, Ozan Dağhan'a) takıldı kaldı. Gazetelerin şişirme haber yapacaklarını düşünemedim bile. Adı belirtilen yerlerin özelliklerini de o arkadaşlardan öğrendim.
    Arkadaşlarımın yorumuna hemen inandım çünkü Halil'e bir kaç ay önce Denizli garajı yolunda rastlamıştım. Hal hatır sormaktan öteye gidemedik. Acelesi var gibiydi veya bu karşılaşma onu mutlu etmemişti.
    Ve ceketinin yenleri ve kapak kenarları tarazlanmış durumdaydı.
    Gene de o yaz uğradığımda, bu karşılaşmadan Huriye Anaya söz etmedim fakat ben gördükten sonra köye uğramış. "Kazancım az, okul ve iş bir arada olunca..." demiş anasına ve hatırının geçtiği bir terziye çabucak bir takım elbise diktirivermiş anası. "Çocukcağızın ceketi yıpranmıştı da." diye anlatınca anladım uğradığını.
    Bundan beş yıl kadar sonra İzmir'de karşılaştık onunla bir sabah. İkimizin elinde de birer gevrek, Gündoğdu'da bir sokak köşesinde, işe yetişme telaşındaydık bir taraftan da gevreklerimizi kemirirken. (Burada simit istersen, sen gevrek deyinceye kadar trene bakar gibi oluyor simitçiler. Bilmiş olun.) Uzun konuşamadık. Bir profesyonel kamerayı, üç-ayağı ile birlikte omuzlamış, önde sallana sallana gidenlere yetişmeye çalışıyordu. Bir daha bakışıp uzaktan el salladık birbirimize. "Anan seni beş yıldır görmemiş. Hasretinden kıvranıyor be Halil!" bile diyemedim.
     Ha sahi! O andaki adı neydi acaba?

17 Mart 2017 Cuma

Kelimelerin Ruhu-10: Şeffaflık ve Anayasa

 
ŞEFFAFLIK
 
      Şeffaflığın güncel Türkçe karşılığı saydamlıktır. İçinden ışık geçişine ve arkasındaki şeylerin görünmesine engel olmama halidir. Mecazen de açık ve belirgin olma, kolayca anlaşılma ve arkasında bir şey saklamama halidir.
     Bilindiği gibi, yakalanmak istemeden yapılan ayıplar, kabahatler veya suçlar gizli yapılır. Diğer bir anlatımla sessiz ve görüntüsüz yapılır. Yani eylem ortamı şeffaf değildir.
     Şeffaflık, ya da saydamlık işte bu nedenle, fizik terimi olmanın yanında, siyaset bilimlerinde de geçerli bir terim olmuştur.
     Siyaset bilimleri literatüründe, saydamlığın ikiz kardeşi vardır; birlikte anılırlar. Bu da katılımcı demokrasidir. Bu nedir:
     Katılımcı demokrasi, kamuoyunun, karar süreçlerinden sürekli bilgilendirilmiş olması ve/veya bu sürece sürekli katılmasıdır. Katılma vekalet yöntemiyle, meclislerce yapılabilir fakat bilgilendirme sürekli olmalıdır. Bilgilendirme, kişilerin kendi kulağıyla duymasıyla ve kendi gözleriyle görmesiyle veya medya kanalları aracılığıyla olacaktır. Özetle, karar süreçlerinin meclis ve medyada kesintisiz tartışılabildiği bir ortam var olacaktır. Aynı saydamlık, bütçelerin ve yasaların yapılmasında da var olmalıdır. Bütün bunlardan amaç, iktidarın kötüye kullanılmasını, rüşveti ve gizli-kapaklı ilişkileri önlemektir.
     Dünyada, Transparency İnternational, Gün Işığı gibi adlarla çalışan enternasyonal sivil toplum kuruluşları var günümüzde. Bağışlarla finansman sağlayan bağımsız kuruluşlar bunlar. Amaçları, Dünyada saydamlığı artırmak. (Kendisi ne kadar saydam davranır bilmem ama sermaye saydam olmayan ortamlarda bulunmak istemez.)
     Hasılı, saydamlık ve katılımcı demokrasi, 'tavuk mu ilk, yumurta mı?' sorunsalı gibi beraber tartışılır siyasi performans ölçen siyaset bilimi ortamlarında. Birisi varsa diğeri de vardır; birisi yok olursa diğeri de yok olur.
    Oylanacak anayasa değişiklik teklifini saydamlık ve katılımcı demokrasi açısından incelediğimde:
       - Karar süreçlerinin pek çoğu "tek adam" yetkine bırakıldığı için,
       - Kanun yapma sürecinin doğasında var olan şeffaflık, başkanlık kararnameleri yoluyla yok olacağı için,
       - Meclisin yürütmeyi denetleme gücünün zayıflatılması veya zorlaştırılması nedeniyle,
       - Bütçe yapımında meclisin etkinliğini yok edip protokol seviyesi (görüntü vermek gibi) bir onay noktasına çekilmesi nedeniyle, getirilen taslağın saydamlığı azaltan ve dolayısıyla gücün kötüye kullanılmasına ve sistemin çürümesine uygun bir ortam doğuracağı görüşündeyim. Bunların olmaması için başkanın çok özel dikkat sarf etmesi gerekecektir zira sistem kötüye kullanılmaya müsaittir.

16 Mart 2017 Perşembe

Yıldız / 2

 
Yıldızlar Arasında
     Evet... Dediğim gibi... Halil sinema yıldızı olmayı hayal ediyordu.
     Gazete dergi karıştıran birisi olarak konservatuar yolunu duymuştum oyunculuk alanına gidecekler için:   
     "Konservatuara mı gideceksin?" diye sormuştum Halil'e bir ara. O öyle bakmıyordu olaya.
     "Tiyatro oyuncuları veya sinemada karakter oyuncuları için gerekli konservatuar." diyordu. Oysaki Halil jön olacakmış. Esas oğlan yani... Jönler yarışmalarla keşfedilirmiş.
     Halil kendisini yıldızlardan birine benzetiyordu. O da bir yarışmada dikkat çekmişmiş.  Tamer Güney'di öykündüğü sanatçı. (Bana göre hiç ilgisi yoktu aslında. Olsa olsa biraz dolgunca olan dudakları andırıyordu onu.)
     Onun bir filmindeki duruşunu benimsemişti. İyi yetişmiş bir iyi aile çocuğunun iyimser duruşu öne çıkıyordu o filimde. Geniş yüzü açmak için saçlarını kabarık taratmıştı yönetmen. Top ense saç tuvaleti, profil görüntülerde daha heybetli ve daha erkeksi bir hava veriyordu fakat alt dudak ile çene çıkıntısı arasındaki orantısızlığı ve derin kavisi dikkate alarak, profil görüntülerde hiç yakın plan çalışmıyordu yönetmen. Öte yandan, etli, düzgün ve gülümseyen dudakları cepheden yakın plan gösteriyordu sıklıkla. Gişe rekorunu genç kızların düşüne giren dudakları yakın plan gülümseterek kırmayı tasarlamıştı anlaşılan.
     Onun gülümseyişini kendi yüzüne oturtmaya çalışıyordu Halil. Bir yandan yeterince dolgun olmayan dudaklarını öne çıkararak dolgun göstermeye çalışırken, öte yandan o izlenimi bozmadan geniş geniş gülümseyebilmek zor ve gülünç oluyordu elbette. Bu açıdan arkadaşlar arası kıkırdaşmalar olsa da, Halil rolüne kendisini iyice kaptırdığı için, bunları algılamıyor veya algılasa da aldırmıyordu.
     Ergen çağlarda başka başka kavak yelleri esiyordu her bir başta. Bilirsiniz, geniş gövdesinin gölgesi nedeniyle oluşan sıcaklık farkı, sürekli bir esinti yaratır kavak ağacı boyunca ve o esinti yaprakların oynayışından anlaşılır. Ergendeki değişen ruh hali de kavak yeli gibi kesintisizdir. Her şey kolay, her şey imkansızdır an be an. Duyguları ile aklı arasında gider gelir öğle sıcağında salınan kavak yaprakları gibi. Bir yandan sürekli rekabet halinde olduğu baba otoritesini yıkma çabası, diğer yandan yoğrulmaya hazır yumuşaklıktaki ana sevgisini şekillendirme planları... Ve bir başka zaman, yıkmaya çalıştığı otoritenin eksikliğinden tedirgin oluş ve kullanmaktan hoşnut olduğu ana sevgisinden sıkılış... Bunları tüm erkekler yaşamıştır değişik zamanlarda ve değişik oranlarda.
     Bu durum arkadaşım Halil için de geçerliydi. Bir süredir babasızdı. Ergenliğe adım atmadan yıllar önce yitirmişti babasını. Bu erken kayıp nedeniyle baba imgesi tam yerleşmemişti. Baba ilişkisini bilinçli çağında yaşamadığı için, bu imge, anılarından arta kalan ve çevresini gözleyerek edindiği izlenim kadardı sadece. Dıştan görünüş de, bilirsiniz, çok zaman gerçeği yansıtmaz. Bu bakımdan, Halil'deki baba imgesi, hayatın gerçekleri ile tam çakışmıyordu; daha ziyade, idealize edilmiş özellikler ve ilişkiler zinciriydi ona kalan. Geçmişi anmaktan ve ölmüş kocasını zaman zaman kötülemekten kaçınmayan anasından duydukları, bu idealize tanıma uymadığından,  tedirginliğe ve isyan duygusuna sokuyordu Halil'i. Sık sık ortadan kaybolan, ortaya çıktığında da cebinde her zaman kaba şeker bulunduran tütün kokulu bir adam kötü olamazdı. İçin için anasını suçladığı olurdu kimi zaman. Babasının öyküsünü biliyordu elbette. Anasından duydukları ile çevreden duydukları ana hatlarıyla uyumlu olduğu için, anasının biraz abartılı fakat doğru konuştuğunu biliyordu. Abartışın nedeni de, neye hizmet ettiği meçhul çabalardan sonra, yaşamın olanca yükünü karısının omzuna yükleyip öbür dünyaya kaçan adama öfke duymak diye yorumluyordu sakin zamanlarında.
     "Kimi zaman afyon kaçakçılığı, çoğu zaman da define arayıcılığı... Kolay yoldan kazanç ve mevki kazanma peşinde harcamıştı ömrünü." diyordu merhum kocasından söz ederken. "Sonunda, ikisi kız üç çocuğu Huriye karısına (kendisi ' Hörü garısına' diyordu) bırakıp düştüğü yarın dibinde üç gün sonra bulunmuştu ölüsü. Uçurumun yükseklerinden, dik yarın ortalarındaki bir ine inmeye çalışırken sarkıttığı ip hala orada duruyordu, idam kemendi gibi."
     Bütün bunları biliyordu Halil. Ve hala,  o tütün kokulu nefesi, güzel gülümsemesi ve uzattığı bir avuç şekerle onun kahramanıydı babası. Anasınıysa, peşinden gidilesi biri değil, ortak yaşamın bir parçası olarak görüyordu.

Kelimelerin Ruhu -9: Karar Süreci

 
Bir süreç ve bir zaman
     Adına ister sorun diyelim ister hedef, ele aldığımız bir durum vardır ve bu durumu istediğimiz başka bir duruma dönüştürmek istersek, sorun çözmeye başlamışızdır. Bu bağlamda, 
       - Durum tesbiti ve analizi: Durum tesbiti hiç de göründüğü kadar kolay olmayabilir. (Baş ağrısı başta hissedilir ancak sorun böbrekte olabilir.) Gerçek durum saptanmadan getirilecek çözüm kararları başarısız olacaktır.
       - Saptanan durumun dönüştürüleceği yeni durum (hedef) belirlenir. 
       - Hedefe ulaşabilmek için yenilmesi gereken engeller ve eldeki imkanlar (destekler) belirlenir.
       - Engelleri yenmenin yolları ve destekleri geliştirme seçenekleri belirlenir.
       - Yolların ve seçeneklerin analizi: Çoğu zaman engeller ve destekler birden fazladır ve her biri ilk bakışta görülecek netlikte değildir. Çözümlemenin amacı bunları ve etkilerini belirginleştirmektir.
       - Seçeneklerden mümkün olan en iyi seçenekler üzerinden eylem planı belirlenir. Bu planın onaylanması ve yürürlüğe konması bir karardır.
       Yürürlükteki planın uygulanması ve gelişmeler hedefe uygunluk açısından ölçülür, gerekirse sapmalar düzeltilir (ara karar) ve gerekirse yeni eylem planı yapılır. (karar)
      Bu karar süreci, sadece kendi birikimimizdeki verilerle çözdüğümüz bireysel bir sorunumuzun çözümünde, biraz daha büyük, aile boyu bir sorunu aile boyu verileri kullanarak çözmekte, bir şirketin finansman sorununun çözümünde, uzatmayalım, bir ülkenin eğitim sorununun çözümünde veya dış güvenliğinin güven altına alınmasında kullanılır.
     Değişen şey, sorun büyüdükçe daha çok veri ve daha çok uzmanlık kullanılmasıdır.
     Bütün bu adımlar atılırken zaman geçer çünkü karar süreci, hiç bir şey harcamasa dahi, zamanı harcar. Kullanılan verilerin çokluğu ve uzmanlıkların derinliği harcanacak zamanı büyütür.
    Basit bir örnek: Haftalık yaş sebze ve meyve ihtiyacını semt pazarından karşılarım. Bunu inceleyelim örnek olarak.
     Hedef: Ailenin bir haftalık meyve ve sebze ihtiyacını karşılamak.
     Durum değerlendirmesi: Rutin ihtiyaçlar bellidir. Buz dolabı ve kiler dolabının kontrolü, veri,
                                             Özel ihtiyaçlar:  Aile bireylerine sorulur. (Uzmanlar ve yanal katkı)
     Finansal değerlendirme: Pazar nakit çalışır. Gerekli nakdin varlığının doğrulanması. (Engelleyici/destekleyici faktörlerin belirlenmesi ve sağlanması)
     Karar: Pazar listesi
     Ara karar: Miktar dikkate alınarak arabayla gitmek.
     Karar (Son) ve eylem planı: Liste içeriği malzemeyi almak için arabayla pazara gidilecek.
     Bu örnek sık karşılaştığımız basit bir karar sürecidir ve benim her hafta beş ila on dakika zamanımı alır. (Eylem zamanı hariç. Bu  bizim şartlarımızda kırk beş dakika alır.)
     Belirttiğim gibi, büyük kararlar daha büyük zaman alacaktır zira milyonlarca veri, yüzlerce yanal faktör, onlarca uzman devreye girebilir. Nihai karar vericinin önüne en fizibil birkaç seçenek getirinceye kadar bu süreç çalışır.
     Son söz:
     Küçük işler küçük süreçlerde ve kısa zamanda karara bağlanır. Hatalı kararın hasarı da küçüktür veya ihmal edilebilir.
     Büyük işler büyük ve karmaşık (iç içe) süreçlerde ele alınır ve büyük olan tahribat riskleri de karar sürecinin bir parçasıdır. Bu yüzden başarı potansiyeli yüksek bir karara ulaşmak için ciddi uzunlukta zaman harcanır. (Büyük şirketler ve devlet dairelerinde bu yaşanır.) Bununla da kalmaz, alınan kararın sonuçları gözlenir/ölçülür ve geri-besleme yapılır. Geri beslemenin mahiyetine göre, eylem aynen sürdürülür veya düzeltici kararlar alınır. Bunlar ve önceki adımlar önemli uzunlukta zaman harcanır.
     Bu konuyu, karar noktasını tek kişiye yoğunlaştırarak, hızlı kararlar alınacağını iddia eden ve başkanlık sistemine 'evet' öğütleyenlerin tezi üzerinde düşünürken inceledim.
     Son karar vericinin harcadığı zaman devede kulak bile değildir.
     Esasen, karar sürecini kısaltmak için önceden zaman harcamak gerekir. Şunu demek istiyorum: Büyük şirketler veya devlet gibi büyük örgütler, ileride karşılaşılabilecek halleri önceden düşünerek planlamalar yapar ve buna göre hazırlık yaparlar. O halle karşılaşıldığında, 'X Planı uygulanacaktır' diye bir duyuru yapılması sistemi harekete geçirir ve önceden planlanan adımlar atılır. Örgütün tüm kademeleri görevlerini bildikleri için uyum ve etkinlik kesindir. Planların işlevselliği de tatbikatlarla test edilir. (Askeri tatbikatlar ve harp oyunları bir planın test edilmesidir örneğin.)
     Örgütlerin tepe yöneticileri, olası halleri öngörmek suretiyle, bunlar için etkin planlar yaptırmakla ve bunları test ederek doğrulamakla kolay ve başarılı kararlar verirler. Bu tür hazırlıklar yapılmadan, 'olsa olsa böyle olur' türü kararların başarısı tamamen şansa kalmıştır ve sonuç yüksek maliyetli olabilir.
     Sonuç olarak, önerilen yetki odaklanmasının, hızlı ve başarılı kara üretmeye bir reçete olabileceğini düşünmüyorum. Büyük işlerde, 'Ben yaptım. Oldu' yöntemi başarılı olamaz. Hataların maliyetini vatandaş çeker.