29 Kasım 2015 Pazar

YOL VE YOLSUZLUK HİKAYELERİ - 4

Pamuk Eller İş Başına

      Bir başka ülkenin siyasi ve ekonomik kurumlarının altında uzunca bir süre yaşadıktan sonra, bağımsızlığını kazanan ülkeler, kendi sistemlerini kurarken genellikle içinden çıktıkları yönetimin kurumlarını taklit ediyorlar. Bunun sonucunda, bir bakıma, sadece yönetenler değişmiş oluyor. Bağımsızlıklarını kazanan Afrika, Güney Amerika ve son olarak, Sovyet sisteminden ayrılan Doğu Avrupa Ve Orta Asya ülkelerinde bunun örneği çoktur. 
      Özbekistan ülkesini biliriz hepimiz. Özbekistan Sovyet sistemi içinde, pamuk üretimine yoğunlaştırılmış bir ülkeydi. Bağımsızlığını kazandıktan sonra da yeni yönetim bu özelliği sürdürmeyi tercih etti. Eski devlet şirketlerinin arazisini büyük oranda halka dağıttı. Buna karşılık, her çiftçiye arazisinin üçte birine pamuk ekme ve belirlenen kotayı aşacak miktarda pamuk üretme zorunluluğu getirdi.
      Üretilen pamuğun ticareti ise bağımsızlık öncesindeki gibi devlet tekelindeydi. Ülkenin ihracatının yarıdan fazlası pamuğa bağlıydı.
      Üreticinin eline, dünya piyasasındaki değerinin ancak dörtte biri geçiyordu.
      Sovyet döneminde pamuk tarımı makine yardımlıydı. Pamuk çapasında ve hasadında, önemli seviyede makineleşme vardı. Yeni çiftlik sahipleri buna kaynak ayıramamış veya ayırmamayı seçmişti.  Bunun üzerine hükümet, pamuk hasadında ve çapasında, okulları tatil ederek, bunun da bir eğitim olduğu iddiasıyla, okul çağındaki çocukları pamuk tarlalarına sevk etmiştir. Özellikle kırsal kesimde yaşamayan çocuklar olumsuz şartlarda yiyip içip gecelemekteydi haftalarca. Gülünç seviyede günlük ücret veriliyordu ve bu dosta düşmana karşı göstermelikti. Aslında, bu da söylemden ibaretti. Çocukların en az üç ayı bu şartlarda geçiyordu.
      Buna itiraz eden var mıydı? Ne mümkün! Çünkü ne muhalefet kalmıştı ne de özgür basın. Başkan ve çevresi, özellikle de kızı Gülnura Nazarbayev, siyasete ve ekonomiye hakimdi. Bu hakimiyet pamuk ticareti ile de sınırlı değildi.
       Bu durumdan kim kazançlı çıkacaktı. Sormaya ne gerek var: Halk değil elbette. Başkan, ailesi ve yakın çevresi.
      Nazarbayev en son, ömür boyu başkan seçildiğinde, aldığı oy yüzde seksen sekizdir ve rakibi de ona oy verdiğini açıklamıştır.



24 Kasım 2015 Salı

Öğretmenim - Özel

Özel

Başladığımda, öğretmenim dizisini bu gün, özel bir yazı ile tamamlamayı düşünmüştüm.
Anılar dünyasındaki itiş kalkış, araya kaynaklananlar, hatırım kalır diyenler filan derken dizi uzadı.
O yüzden, dizi sonu olarak planladığımı, bu gün özel başlığı ile yazıyorum.
Okul öncesi yaşlardaydım. Beş ya da altı yaş olmalı. Aile büyükleri bir yere ziyarete gidiyorlardı. Beni de götürdüler nasıl olduysa. Vardığımızda bunun bir doğum ziyareti olduğunu anladım. Kız istemeye geldik. İşte bakın, oğlumuzu da getirdik diye konuşmuştu annem, hayırlama dilekleriyle birlikte. Ben utanmış ve nazlanmıştım bebeği kucaklamakta.

Aradan yıllar geçti. On sekiz yıl gibi. Ailemle birlikte bir ziyarete gittik. Bu bir doğum ziyareti değildi ve kimse bebekle ilgilenmemi de istememişti.
İstenmedi ancak ben ilgilenmiştim bir kere. O günkü bebek bir genç kızdı, ben de tahsilini tamamlamış bir gençtim.
İlgi karşılıklı ilgiye dönüştü ve...
Sözün kısası, benimle birlikteliği en uzun olan ve birlikteliğin yaşadığım sürece sürmesini dilediğim bir öğretmenden söz ediyorum. Sevgili eşim, emekli öğretmen (bizde emeklilik yok) Emine (Başar) Çorbacıoğlu'ndan.
Sevgilerimle Emine. Sağlıklı kal, sağ kal; birlikte kalalım.
Öğretmenler günü kutlu olsun.

Yol ve Yolsuzluk Hikâyeleri - 3 (Dikili Ağacı Yok)

Dikili Ağacı Yok
Bu tarihi bilgiyi insanın sahip olma arzusunun ve bunu engelleyen mutlak yetkili Kralın, bir ülkeye etkisi açısından naklediyorum.
Miladi takvimin başlangıç yıllarında, islamdan önce, Kızıl Deniz'in alt tarafında ve Afrika kıtasında Aksum krallığı varmış. Bir dönem, denizin karşı tarafındaki Yemen'e de hakim olmuşlar.
Büyük olasılıkla, Kur'an–ı Kerimin Fil suresinde savaşılan taraf da onlar.
Bütün mutlak yetki sahibi yönetimlerde olduğu gibi, bu ülkede de her şeyin sahibi baştaki sultandır. Mülkün kullanım yetkisini, belli şartlarla başkasına kullandırır. Mülkiyet duygusu oluşmasın diye ve gücün kimde olduğu unutulmasın diye, arazi parçalarını kullananlar sık sık değiştirilirmiş. Hatta kimi seyyahların anılarına göre, bir tarlayı ekenle biçen farklı olabilirmiş.

Bir arazinin ne kadar süre için kendi yararına hizmet edeceğini bilemeyen halk, araziyi ya otlak olarak kullanırmış ya da mevsimlik bitkiler ekermiş sadece.
Yönetim davranışı nesiller boyu sürecek şekilde kurumsallaştığı için asırlarca bu ülkede hiç meyve bahçesi ve bağ dikilmemiş. Sadece kendi kendini eken ağaç ve çalılar varmış, o da otlak bölgelerinin dışında.
Bu ve bunun gibi nedenlerle, mülkiyet hakkının kanun düzeni altında oluşmadığı, halkın da buna inanmadığı ülkelerde, buna fikri mülkiyeti de ekleyerek, gelişmenin mümkün olmayacağı iddia ediliyor.
Buna dair Sovyet Rusyasından, Çin'den ve benzeri ülkelerden örnekler de veriliyor.

Öğretmenim - 16

Kağnı
Bu yoksulluk ve aymazlık çemberini kırmalıyız. Dingiline kadar çamura batmış kağnı ile bir yere varılamaz.
Böyle diyordu yeni İngilizce öğretmenimiz Hasan Karagöz.
Tansu beyle başladığımız ingilizce dersleri, onun ayrılmasıyla, yılı tamamlamak üzere görevi üstlenen bir inşaat mühendisi ve nihayet orta üçte Hasan beyle sürüyor.
Hasan Karagöz, bize komşu olan bir köyden. Muhafazakar bir aileden. Muhafazakar ailenin asi çocuğu yani. Ailenin dünya görüşüne ters düşünceler ifade ediyor. Girişteki cümleden de anlaşılacağı gibi, toplumcu ve aydınlanmacı görüş ve idealleri var.
Ders dışı birlikteliğimiz olmasa da görüşleri bana sıcak geliyor.
Görüşleri doğrultusunda etkin olmaya da çalışıyor. Haftalık bir gazete çıkarmaya karar veriyor.
Bu gazetenin adı kampana idi. Gemilerdeki uyarı çanınım adı.
Bu gazete, kasabadaki tutucu kesimin dikkatini çekiyor hemen. Bir vaiz, hayli sert bir cuma vaazı ile kampanaya saldırıyor. Kilise çanı bağlantısı kurarken, aynı konuşma içinde, siyonistlerin ve masonların yüce dinimiz üzerine planlarına değiniyor, tuzak kuranlara daha iyi tuzağı Allah kurar anlamındaki ayetle, dinleyicisini yatıştırıyor.
Bu vaazın ayrıntılarını, vaaz kasabanın diğer bir gazetesinde haber olarak yayınlandığı için biliyorum.
Ben de kampana okuruydum ve ayrıca, bu gazetede bir şiirim ve yazım yayınlanmıştı.
Ayrıntılar bu yüzden aklımda.
Gazetenin kimi sayılarını saklamıştım. Köyde, dedemin evindeki sandıktaydı. Ben üniversite sonlarındayken, 12 Mart muhtırası arkasındaki ortamda, birisi aile büyüklerimizi uyarmış:
Üniversitede çocuklarınız var. Evlerinizde yasak yayın bulunabilir. Temizleyin ki risk taşımasın çocuklar
.
Böyle demişler. Onlar da çaresiz, benim sandıktaki birikimimi yakmışlar parça parça.
İleriki yıllarda, yoğunluğu farklı da olsa, bir miktar Hasan Karagöz'lük kaldı bende.

Öğretmenim - 15


El Nizam Göz Kantar
(Göz Nizam El Kantar )

Bu gün rahmetli fizik öğretmenim Kemal (Eren) Bayraktar'dan söz edeceğim.
Bu başlığı seçmenin nedeni, fizik gibi, soyuttan somuta indirgenmesi güç olan kavramları işleyen fakat laboratuvar desteği olmayan bir öğretmen yerine koydum kendimi.
İşte o yüzden.
Kuvvet, bileşke, kaldırma kuvveti, elektro-manyetik vb.
Orta okulda fizik laboratuvarı yoktu. Kemal bey bu kavramları deneyimiyle ve basit günlük araçlarla maddeleştirmeye çalışırdı. İşi zordu anlayacağınız.
Makine mühendisliği tahsilinden geçmiş birisi olarak, iyi de yetişmediğimizi düşünüyorum. Bundan sorumlu olan, donatımsız okul, öğretmen değil. Rahmetlinin çabasını bilerek söylüyorum. Düşünün, üstelik ben iyi öğrencilerindenim; düşünün gerisini.
Bitirme sınavları zamanıydı. O sırada Çalı Kuşu'bu okumaya başlama hatasına düştüm. Kendimi kaptırırım çünkü. Fizik sınavı öncesi, bilirim nasıl olsa gibi bir boş güvenle roman okumaya devam edince, ertesi gün, fizik jürisi önünde Kemal beyi mahçup duruma düşürdüm. Beni usulünce överek başlatmıştı soru çekimini.
Son soru olarak, yansıma açısı tarifine dayalı bir soru çıktı kuradan. Soruyu aklımca çok kolay yanıtladım. Çık dediler, çıkarken baktım Kemal beyin yüzü gülmüyor.
Arkamdan çıktı ve koridorda, ne yaptın sen diye üzüntüsünü belirtti.
Yansıma açısını, yansıtan yüzeyin dikeyi ile ışın arasındaki açı yerine, ışınla yüzey arasındaki açı olarak alınca, kaçınılmaz olarak sonuç yanlış olmuştu. Kafaya tam yerleşmemiş bir tanım!
Yıllar sonra kendisiyle İzmir'de karşılaştığımızda, her şeye rağmen, bu olayı hatırlarsa diye tedirgin oldum.
Sabrı ve emeği nedeniyle, minnet duygularım ve saygılarımla anıyorum.
Son söz: Tanım yanlışsa sonucun yanlışlığı kaçınılmazdır.
Yaşam sürecinin her noktasında geçerlidir bu. Siyasetten ticarete, dostluktan düşmanlığa, vd.

Yol ve Yolsuzluk Hikâyeleri – 2 (Haberin Gramı Kaç Para)

Haberin Gramı Kaç Para
Otoriter rejimler özgür medyanın gücünü bilirler ve bu yüzden, kontrol altında tutmaya çalışırlar.
Peru'da 1990 yılında yapılan seçim sonucu, Fujimori başkan seçilir. O yıllarda, ekonomik sıkıntı ve terörizm nedeniyle sorunlu bir ülkedir Peru. İki yıl sonra, kendisi bir siyasi darbe hazırlar ve tek başına ülkeyi yönetmektedir artık.

2000 yılına kadar diktatörce yönetimi sürdürür. Yolsuzluklar ve insan hakkı ihlalleri o kadar dillenir olmuştur ki hakimiyeti zayıflamış ve ata memleketi olan Japonya'ya kaçmıştır.
İstifasını parlemento kabul etmemiştir. Amaç ülkeye getirilip yargılanmasıdır.
Birkaç yıl sonra Peru'ya getirilip yargılanmıştır. ( bkz. google – fujimori)
Referans verdiğimiz kitapta, dönem medya bağlamında incelenmiş olduğundan, diğer yolsuzluk ve insan hakkı ihlalleri ile ilgili bilgimiz yok.
Fujimori, medyayı ve diğer kanaat önderlerini istihbarat kurumu eliyle kontrola almaya çalışmıştır. Kontrol amacıyla tutulan kayıtlar, ses ve görüntü tapeleri, bu yöndeki ilginç bilgileri ortaya sermiştir. Rüşvet kayıtlarına göre:
  • yüksek yargıç, $5000–10000, ayda,
  • önde gelen politikacılar, muhalefet dahil, $5000–10000 aylık
  • gazeteler, manşet başı, $3000–8000,
  • Tv istasyonlarına, defalarca, sekiz-on milyon dolar.
Toplamda, diğer kanaat önderlerine verilen rüşvet, medyaya akıtılanın yanında, ihmal edilebilir seviyededir.
 
Mahkemede ifade veren istihbarat yetkilisine göre, medyayı kontrol edemeyen, hiç bir şeyi kontrol edemez.
 
 
Ref: Aşağıda kapağı görülen kitap.

Öğretmenim –14

Orta Okul Günlerine Dönüş
Orta okul günlerinden söz ederken anılarım bir ileri birkaç geri salınmıştı.
Tekrar döndüm.


 
Resimde görülen öğretmenim Doğan Kutlu'dan daha önce söz ettim.

 
Bu resimde bulunan da Aydın Gürsu edebiyat öğretmenimdi. Birinci sınıfta elden ele dolaştıktan sonra, edebiyat dersleri istikrara kavuştu. Eşi Birsen hanımla birlikte sınıfların çoğunu yüklendiler.



Birsen hanım benim dersime gelmedi fakat bitirme sınavlarında kompozisyon kağıdımın Birsen hanıma denk geldiğini biliyorum. Bana iletilene göre, henüz kimlik bölümü kapalı olan bir kompozisyonu değerlendiren Birsen hanım, bak Aydın ne güzel der ve birkaç satır okur. Aydın bey bu kâğıt İbrahim'in der. Bahse girerler ve kimlik bölümünü açarlar. Bahsi Aydın bey kazanır. Birsen hanım benimle tanışmak isteyince öğrendim bunu.

Merakımı bildiği için, atamayla kitaplık kolu başkanı yaptı beni Aydın bey. ( Tilki kümese bekçi.) Bulunan ne varsa okudum. Ziya Gökalp'in Türkçülüğün Esasları dahil. Bundan, daha sonra söz edeceğim için özellikle belirttim. Çalı Kuşu neredeyse pahalıya patlıyordu. Bunu ilk yazımda ele alacağım.



Fazla uzayacak gibi görünüyor. Araya başka bir işgalci anı girmezse, bu resimlerdeki diğer öğretmenlerimden, bir sonraki yazımda söz edeceğim.