13 Ağustos 2016 Cumartesi

DİKENLİ BİR SAVUNMA SANAYİİ HİKAYESİ-1

 
HOLLANDA'DAN ÇİN'E - TÜRKİYE ÜZERİNDEN
 
   1952 yılı ve sonrası:
   Türkiye çok arzuladığı NATO üyeliğine kavuşuyor. Öncesiyle ve sonrasıyla bu gidişi etkileyen politik koşullar uzun zaman derinlemesine tartışıldı.
   Ele alacağımız konu, çok da uzmanı olmadığımız bir alanda, savunma sanayisi etrafında dolaşıp mütevazi görüş ve gözlemlerimizi açmakla sınırlı.
   NATO'ya giriş Türkiye silahlı kuvvetlerinde ve savunma politikası tasarımında ciddi değişimlere neden oldu. Burada, tedarik ve savunma sanayisi alanlarında dolaşacağız kısa birkaç paragrafla.  
   NATO'ya giriş Türk Milli Savunma Bakanlığına ve silahlı kuvvetlerine ABD stok numarası sistemini öğretti. Bu sistemde, civatadan radar paketine, hatta motora kadar her şey sistematik olarak bir numara alıyor.  Bir silah sistemi sorumlusu, sistem elkitapları üzerinden, bir pulun veya diyotun veya bunların bir üst birleşiminin parça numarasını bulduktan sonra, ikmal sistemi stok numarası üzerinden yürütülüyor. Stok numarası muhteşem bir tedarik aracıdır. Birileri sizin için (ve kendisi için elbette) ürünü tedarik ediyor, minimum ve maksimum stok seviyelerini belirliyor, sistemi gereğince dokümante ediyor. Böylece, sistemin Türkiye'deki uzantısı üzerinden ihtiyacı kolayca karşılamak mümkün oluyordu.
   Mal varlığı sizce bilinmeyen (ya da umursamadığınız) babanızın kredi kartıyla katalogdan ayakkabı satınalmak gibi bir şey bu; zahmetsiz ve hızlı, hatta biraz da kaliteli. Babanızın bin bir zahmetle kurduğu fakat çeşit ve kalite bağlamında yeterince geliştiremediği ayakkabı fabrikasının ürünlerini bile kullanmıyorsunuz.  (Zaten yok seviyesine yakın olan ulusal sanayi ürünlerini bu ayakkabı örneğinin içinde sayabilirsiniz.)
   Bu alış verişten babanızın ne kaybettiğini bilmiyorsunuz, daha da ötesi bedava gibi görünüyor size. Babanız da ikinci dünya savaşının neden olduğu 'seferberlik' halinin evlatlarını yoksullaştırdığını biliyor. Biraz refah uğruna, bildiğini de sineye çekiyor baba.
   Bu mutlu(!) birliktelik yirmi yıl kadar sürdü. Hibe ve kredilendirme yoluyla biz hesapsız harcamaya alışırken, ABD hem savaş stokları nedeniyle birikmiş artık malzemeden kurtuldu, hem de kendisine derinden muhtaç bir ortak(!) elde etti. Ortak ise yetersizliğini bildiği araç gerecini modernize etmek heyecanı içindeydi ve geleceği hesaplamaktan uzaktaydı. Yardıma alışan bir ortağın emir almaya da alışması gerektiği hayal edilemedi. Edildiyse bile halkın refahı ve ülkenin güvenliği uğruna yutkunuldu.
   Öyle ki, bir gün bu muhtaç ortak, Kıbrıs gibi ulusal değeri olan bir meselesinde, birkaç kez uyarılmasına rağmen bildiğini okuyunca, diğer tarafça bir dersin gerekliliğine karar verildi ve yaptırım kararı alındı: Ambargo.
   Genel bir yaptırımdan ziyade, askeri malzeme ve amerikan yardım  programıyla sınırlıydı bu yaptırım. Parasıyla, pazar araştırması yaparak ve pazarlık ederek alış veriş yapmayı unutan sistem, buna rağmen şaşırdı, bocaladı.
   Zorlayan şartlar altında ulusal tedarik sistemi harekete geçirilmeye çalışıldı. Stok Numarası yazarak tedarik etmeye alışan bir sistemi, pazar ve ürün araştırması yapan, şartnamesini oluşturan ve tedarik kalitesini güvenceye alan ve üstelik bunu babasının parasını (dolayısıyla evladının hakkını) harcayarak yapan bir hale dönüştürmek kolay olmuyordu. Türk Standartları Enstitüsü (TSE) bünyesinde, askeri malzeme standartları çalışması bile başladı.
   İşte bu sıralar, başka amaçlı bir toplantıda, Türk subaylar, Hollanda'dan subaylarla sohbet ederken, konu bir yere dayanır. Oradan bir yol açılır bir konuda. Bu yolu ve kavşaklarını ikinci yazıda değerlendireceğim.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

AKLIMA GELDİ-13. Mutluluk Üzerine

 
KENDİNİ BİLMEK
 
   Daha ilkokula başlamadan önce, dedemin lokum ve sevgi eşliğinde verdiği dinsel eğitim dönemi vardı. Sureler yanında, İslami ve ahlaki bilgiler de öğretirdi. Daha o zamanlar ezberlettiği 'İslam'ın şartı-beş' bilgisini zaman zaman, çoğu zaman toplum içinde, tekrarlatırdı. Büyüdüğümü sandığım bir yaşta, -orta birde- tekrar sordu köy odasında, jüri(!) karşısında. Alındım doğrusu. Çocuk işi gibi görüyordum. İslam'ın şartı kaç sorusuna aynı küçümser havada beş dedim. Dedem olmadı deyince isyan ettim. Beni sakinleştirdi ve doğru yanıt altıdır dedi. Altıncı şartı anlayacak yaşa geldiğin için şimdi söylüyorum. (Din dersi kitabında hala beş yazıyordu.) Altıncı şart çok önemlidir ve senin toplum içindeki yerini belirler. Bu şart, 'haddini bilmektir.' Haddini bilmek, edepli ve ölçülü olmaktır dedi.
   Yıllar sonra, bu kez Abidin haddimi bildiriyor. Hem de mutluluk konusunda bir beyin fırtınası sırasında. Dedemden kalanı ilişkilerimde değerlendirdiğimi sanıyorum fakat mutluluk bağlamında hiç düşünmemiştim.
   Kendini bilen insan haddini de bilir diyor Abidin. Ölçülü bir insan, olanaklarını ve yetersizliklerini bilir; gerekirse nasıl geliştireceğini araştırır, bulur. Ölçüsüne uygun hedefler belirler ve gerçekleştirir. Gerçekleşen hedefler birer mutluluk kaynağıdır. Ölçülü insan, güçlükleri de ölçebildiği ve yenmenin yollarını ussal bir yaklaşımla aradığı için zor girişimlerde de dirençli olabilir, mücadelenin çetinliğinden mutsuz  olmaz.
   Çok katı, duygusuz bir yaklaşım değil mi diyecek oldum, "Bekle hele." dedi. "Kendisi duygu olan mutluluktan sözediyoruz.  Örneğin, bütün nimetlere aç, bütün fırsatlara hevesli olursan, mutsuzluğu garanti edebilirim sana. Ve ayrıca, ölçülülük de hissedilen bir şeydir."
   "Duygular ve mantık işbirliği içinde olunca, insan 'olmayacak duaya amin dememeyi' becerebilir ve mutluluğu sürdürme veya elde etme yönünde avantaj kazanır." 
   Uzun uzun tartışılabilecek bu konuda, güçlü bir argüman...
   Tatil öncesinde torunum Arya, bir 'skype' görüşmesi sırasında, bisiklet ve at istedi benden. Üç buçuk yaşında birine uygun iki tekerlekli bisiklet bulmak zordu ancak mümkündü. Canlı kanlı at, hem beyaz hem de mitolojik tek boynuzlu olanından... İşte bu mümkün değildi. Torunu mutlu etmek kendimi de mutlu etmekti. Bisikleti  (14 Jant), İzmir'deki satıcılar bulundurmadığından, internet yoluyla getirttik. Eğlence yerlerindeki ata, kağıttan boynuz takmaya kadar indirgedik at konusunu da. Sadece eve getirememeye nasıl ikna edeceğimiz kaldı geriye. Mantık ve duygu işbirliği vardı bu konuda.
   Arya bisikletiyle, dedesi de mutlu torunuyla mutluydu. At konusu hiç gündeme gelmediği için sorunumuz da yoktu. Raslantılar da bir gerçek; Rotterdam'da hayvanat bahçesine götürülen Arya, bindirildiği midillinin çıkardığı bir burun sesinden korkmuş ve at hevesi geçivermiş. Sonuç olarak, olanaklar, mantık, duygular ve raslantı bir bakıma mutluluk yolunu organize etti. (Raslantının rolüne Abidin de itiraz etmedi.) 
   Diğer çok önemli bir kavram da 'yaşamın anlamı'. Kişi yaşamına bir anlam yükleyebilmişse daha dayanıklı olacaktır. Anlamlandırma, son torunu evlendirmekten son tabloyu tamamlamaya, bir kariyer zirvesine ulaşmaktan yoğun ibadetle, öbür dünyada ebedi mutluluğa erişmeye kadar uzanabilir. Tamamen kişiseldir ve kişi kendisini ikna eder ve coşturur.
   Mutlu etmeden mutlu olunmaz. En yakınından başlayarak çevresine mutluluk veren kişinin eninde sonunda mutlu olması gerekir. Bunu yapmayanın ne bu dünyada ne de diğerinde mutlu olabileceğini sanmıyorum. (Beni affet Abidin. Son paragrafta sana danışmadım.)
   Sen de ben de biliyoruz ki mutluluk konusunda kimse kimseye hiçbir güvence veremez. Kendinden başka!

3 Ağustos 2016 Çarşamba

AKLIMA GELDİ -12 : Mutluluk üzerine


MUTLULUĞU ÖLÇEBİLİR MİSİN ABİDİN?
   Abidin'den yanıt yerine soru geldi:
   "Hayrola! Mutluluğu yönetmek mi istiyorsun?"
   Yaşam bilimci veya davranış bilimci olmadığımı, bu konuyu, kendimi de tartarak, öğrenmeye çalıştığımı belirttim ve "Keşke mümkün olsa." dedim. " 'Cesur Yeni Dünya' romanında yazarın 'somo' adını verdiği mutluluk hapıyla yönetiliyordu ada toplumunun mutluluğu."
   "Allah göstermesin!" diye tepki geldi. Mutluluğu yöneten mutsuzluğu da yönetebilirmiş. Mutluluğu ölçmek aynı zamanda mutsuzluğu ölçmekmiş. "Ölçmek de" diyor Abidin "yönetmeye başlamaktır."
   Böyle bir niyetimin olmadığına güç bela ikna edebildim. Şöyle devam etti Abidin:
 
  Üç önemli nedenle mutluluk ölçülemezmiş.
 
   Bunlardan birincisi beden zaman çelişkisi: Her ne kadar insanın tarımı keşfetmesi on bin yıl öncelere dayansa da  bin yıl önce, Dünya nüfusunun önemli kısmı avcı-toplayıcı olarak yaşıyordu. Yer küredeki insan tarihi yanında, bu birkaç bin yıl kısa bir süredir. Bu nedenle insanlar avcı toplayıcı genlerinin etkisindedir hala. Avcı-toplayıcı refleksleri ile bilim üstü çağları yaşamak zorunda olan insanın soyut dünyası somut gerçeklerle çelişiyor. Doğal yaşamamaktan dolayı, gelişmelere ayak uydurma çabası içinde ve çoğu zaman gelişmelere yetişememenin hüsranıyla sürekli gergin, yaşamla uyumsuz yaşamaktadır. 
  
   ikincisi, insanın irrasyonel bir varlık olmasıdır. İnsan davranışları, yapılan genellemelere rağmen ölçülebilir bir şey değildir. Duyguları ve bunlara karşı tepkileri matematik kesinlikle kestirilemez.

   Son olarak, mutluluk kişiseldir ve kişiler birbiriyle aynı olmadığı gibi, kişilerin mutluluğu da, en azından ortaya koyduğu belirtiler dikkate alınırsa, farklı olacaktır. Belki ihtiyaçlar hiyerarşisindeki (Maslow) üst katmanların tatminiyle sağlanan mutluluk, alt katmanlarınkine göre daha belirgin ve kapsamlı olabilir. Bu genel kabulün, her zaman ve her koşulda böyle olacağını iddia etmek de mümkün olmaz ayrıca.

   Bilinmezlerin bu kadar çok olduğu mutluluk gibi bir soyut kavram ölçülemez. Örneğin, ağlayan bir kadın görseniz ilk akla gelen üzgün olduğudur. Oysa insan mutluluktan da ağlayabilir.
   Yaşam kimyası bilginlerine göre, insanı mücadeleye yönlendiren adrenalinin gerdiği bedeni ve zihni, sonuç alındıktan sonra (hedef ürün alındıktan veya tehlike atlatıldıktan sonra) serotonin ile gevşetme süreci çalışıyor. (Tam avcı-toplayıcıya göre) Ancak, bu sürecin süresi ve şiddeti, adamdan adama ve günden güne değişebiliyor.
   Yaşam bilimciler de diyor ki beyin her algıdan sonra bir karar notu atar nöronlar arasına. Bu karar notundaki bilginin, zaman ve tekrarlanan duygularla değişmezliği kanıtlanınca karar cümlesi olarak yazılır, limbik sisteme geçirilmesine veya gen mutasyonuna kadar gider gerekirse. Modern çağlarda ise o kadar hızlı değişimler yaşanıyor ki bilgi notları sürekli değiştiklerinden yeni karar cümleleri yazılamıyor. Hala avcı-toplayıcı aşamasında yazılan karar cümleleri duruyor. Bu nedenle modern çağ insanı mutluluğu yakalama konusunda karasız, hedefsiz ve şaşkın.
   Toplum bilimciler de diyor ki modern çağlar çekirdek aile yapısını kırdı. Her ne kadar devletlerin sosyal güvenlik sistemleri çekirdek ailenin bir kısım işlevlerini üstlenmiş olsa da insanlardaki yalnızlık duygusu giderek artıyor. İnsanlar artık daha güvensiz ve daha depresif.
Peki ne yapayım Abidin dediğimde, "Mutlu olmak için haddini bil ve yaşamını anlamlı kıl." dedi. Peki nasıl dediğimde, "Şu anda senden daha anlamlı bir işim var. Sonra görüşürüz." dedi.
Haddimi bildirecek belli ki. Bekleyeceğiz. 

29 Temmuz 2016 Cuma

AKLIMA GELDİ - 10: Mutluluk Üzerine

 
MUTLULUK NEDİR ABİDİN?
   Son birkaç haftada yaşadıklarımdan - ve onunla sınırlı kalmadan - aklıma geldi: Üzülecek şeyler de vardı fakat ben mutluydum. Bunu saptayınca, önce kendime sordum Abidin. Bir de sana sorayım:
   Mutluluk nedir Abidin?

   Altı aylık, 'agucuk' çağında bir bebek nelerden mutlu olur? İlk akla gelen şey, fiziksel gereksinimlerinin karşılanması ve gene, fiziksel rahatsızlık veren değişimlerin ortadan kaldırılması olur. Açık bir ifadeyle, karnının doyması, varsa gazının alınması, altının temizlenmesi ve ana rahmindeyken alıştığı sıcak (güvenli) ortamın sağlanmasıdır bunlar.
   İşte bir mutluluk formülü. En temel mutlandırıcılar da bunlar olmalı her yaşta: Temel ihtiyaçların karşılanması ve güvenlik duygusu.
   Büyük olasılıkla, beş yüzüncü göbekten dedem, Orta Asya bozkırlarında tavşan oklarken, bir taraftan beslenme gereksinimini düşünüyor, diğer taraftan da, bir ayı saldırısına karşı etrafı kolaçan ediyordu. Güvenlik içinde, yağlı bir tavşan avladığında kendisini iyi hissederdi. İşte bir mutluluk formülü daha. Öyle bir formül ki günümüze taşıması imkansız. 
   Onun, o günkü mutluluk kaynakları, bebeğinki gibi basitçe dile getirilebilir bir çaptaydı.
   Onun beş yüzüncü göbekten torunu olan benim için durum öyle mi? Keşke öyle olsa. Beklentiler arttı ve çeşitlendi. Bunlardan birisi karşılanıp mutlu olurken insan, olasıdır ki onlarca karşılanmamış beklenti resmi geçit yapar zihninde, mutlu olamazsın diye marşlar söyler.
   Kabul. Biraz karamsar oldu ancak, gerçek gerçektir. Ancak ben gene de mutluyum.
   Telaşlanmaya da gerek yok. Her dürtü, herkesi aynı yönde ve aynı şiddette etkilemiyor. Örneğin 'agucuk' çağındaki bebeğe dönersek yeniden, karnı tok, sırtı pek ve güvenlik duygusu tatminkar olan her bebeğin aynı mutluluk 'agularını' sergilemediğini görürüz..
   Bünyesine bağlanmış üç düğmenin aynı anda basılı olmasıyla, pili bitene kadar kahkaha atan yapma bebek yok karşımızda...
   İnsanoğlunun bebeği, dış koşullar özdeş bile olsa, tepkisi, bırakın özdeş olmayı, benzer bile olmayabilir. Ancak istatistikler ile ortalama davranışlar beklenebilir.
   Bu durum yetişkin günümüz insanı için de geçerli değil mi?
   Varsıl bir adamın eşiyle veya bir arkadaşıyla birlikte, iyi bir restoranda bir akşam yemeğinde, sınırlı bir mutluluk yaşadığı için ödediği para, bir kağıt toplayıcıya sayısal loto ikramiyesi olarak çıksa, hangisi daha mutlu olurdu? Kağıt toplayıcının mutluluğu daha coşkulu ve uzun süreli olur diyebiliriz fakat bu kesin böyledir demek de mümkün değil.
   Dedemin babası ilk demir dingilli kağnısını aldığında, muhteşem öküzlerini de dikkate alarak, Bentley süren bir asilzade gibi mutlu olmuştur. Babamın hayali ise eşkin atlar ve Afyon işi bir arabadır. Gül ve diğer çiçeklerin desenleri ile süslenmiş boyalı bir araba... On dakika önceden duyulur ve tanınırdı. Kendine has sesi kaybolmasın diye sık sık temizlenen çalparalar... Elde etmiş de bunları. Atlar zamanla değişmiş ancak arabayı hatırlıyorum. Arabasıyla gurur duyardı babam. Ben de... Köy düğünlerine giden genç yakınlarımız, babamın arabasıyla ve atlarıyla hava basmak isterlerdi. Sürekli tazelenen bir mutluluk.
   Hal bu iken, anam bir değil iki araba kurarmış, gelecekte bir güne: İki oğlu var. Her birine bir tane ve eve gelişte, koca kapı önünde kavuşulduğunda her nasılsa, kurban kesilecek. Anamın bu hayali hiç gerçekleşmedi. Bundan mutsuz olmadı çünkü oğullarının hayalleri daha çekiciydi. Çiftçiliği değil okumayı seçmişlerdi. Bundan mutlu olmayacak ana, özellikle çiftçi ana var mıdır?
   Mutlulukla hüsran takas edilebilir mi Abidin? Anam etti,  yaşayamadığı hayalin hüsranıyla yaşadığı gerçeğin mutluluğunu takas etti ve epeyce  bir mutluluk kaldı kendisine.
   Hüsranla mutluluk aynı anda yaşanabilir mi? Yaşanıyor. Dedem yaşadı: İlk torununun doğumu muştulandığında çok mutlu olmuş. Kız torun olduğunu öğrenince de "Keşke oğlan olsaydı da okutsaydım." demiş. İki zıt duyguyu iç içe yaşamak değil mi bu? Evet öyle! Ancak, insanın güzel bir huyu var: (Genellikle demeliydim.) Kendisine kötü gelen şeyi hızla geçiştirmek, iyi gelen şeyi de uzatarak tadını çıkarmak. Eminim dedem de öyle yapmıştır.
   Bir sonraki yazımda mutluluğu ölçmeni isteyeceğim senden, Abidin. Sana beş gün süre... İyi hazırlan.
   

27 Temmuz 2016 Çarşamba

AKLIMA GELDİ - 11

 
DEDEM, AY DEDE, ŞEF DEDE
 
"Çocuğunu sevmeyen bir baba bulmak mümkündür. Ancak torununu sevmeyen bir dede bulamazsınız."    Victor Hugo, Sefiller
 
   Dedesiyle birlikte mutlu bir çocukluktu benim çocukluğum. Bir şeyleri kavramaya başladığım yaşlardan itibaren hep vardı yaşamımda. Hatta şimdi bile var. Yaşam biçimim babama benzese de düşünce dünyam dedemledir.
   Dedem de mutluydu tek çocuğunun, kızının, ilk oğluyla birlikte olmaktan. Belki neslini sürdürme içgüdüsü ile geleceğini bende görüyordu. Benimle mutlu olmasa, kasabaya her gidişinde beş yaşında bir çocuğu yanında taşır mı, lokantada yemek yeme adabını öğretip, sokakta yürürken, gözüme çarpan bir şey olduğunda, merakımı gidermenin asil yollarını öğretir mi, orada her buluştuğu arkadaşına, 'Bu benim torun İbrahim.' diye tanıtır mı?
Dede gülümserken Arya ciddi.
   (Nedenini bilmiyorum. O yaşlarda, ne zaman torun sözcüğünü işitsem, zihnim onu 'motur' şekline dönüştürüyordu. O zamanlar, hatta şimdi bile, motur demek traktör demekti bizi oralarda. Kendimi traktör olarak göremediğimden torun sözcüğünü sevmezdim de. Dedem, "Torun, son peteğin balıdır. Sen balsın." dedikten sonra sevdim.)
  Zaman değişti. Koşullar farklı. Arya'ya benim yaşadığım
dede-torun birlikteliğini yaşatmam mümkün değil. 'Skype' üzerinden görüşmekle el ele tutuşmak bir mi? Yıl içindeki kısa birliktelikler ne kadar yeterli anı biriktirmek için.
   Arya altı aylıktan beri Hollanda'da kreşte. Kendi yaşıtları
ile Hollanda dilini geliştirmiş. Evde de Türkçeye pek zorlanmadığı
Hala gelince güller açıldı.
anlaşılıyor. Bu nedenle Türkçe biraz geri kalmış. (Ancak anlaşmakta da sıkıntı çekmedik.) Öğrenmeye açık. Duyduğunu tekrarlamasından ve sırası gelince kullanmasından anlaşılıyor.
   Beni salata yaparken gördüğünde 'şef dede' oldum.
   Gün batımından sonra, ajanda gereği ona çocuk parkını göstermemek için, gökte tatlı tatlı  ışıldayan ay gösterildi. Babaannesi "Bak Arya ay dede."  dedi. Bu arada o, ay dedeye şef dede ekledi. "Dede, ay dede, şef dede..." diye birkaç kez tekrarladı arabanın arkasından, benim tepkimi alıncaya kadar.
   Onun için yaşına uygun (14 inç jantlı) bisiklet aldık gelmeden önce, iki tekerli ancak yandan takviyeli. Üç tekerliden deneyimi olduğundan, o akşam çok sayıda sekiz çizdi balkonda. Ayrıca, gece birden sonra uyanıp birkaç tur attı. (Dedesi de ilk bisikleti alındığında, gece uyanıp bisikletini seyretmişti. Dede o zaman on üç yaşındaydı.)
   Gelmeden önce, 'Dede bana at al. Beyaz at...' yarenliği vardı. Hem de canlısı olacaktı. Gelince bu konu hiç açılmadı. Gelmelerine yakın bir zamanda, bindirildiği midillinin burnundan çıkardığı ses nedeniyle at listeden çıkarılmış.
   Dedemle böyle birkaç çerçeve ve belleğimden öte, yazılmış birkaç satır olsun isterdim. Ne yazık ki yok. Hatıralarla yetinmek zorundayım.
   Bu satırları, belki gelecekte Arya'nın işine yarar diye yazdım.
   "Torun oğul balı gibi tatlıdır İbrahim Bey oğlum." demişti Nadir Bey, Cumhuriyet gazetesinin kelime bulmacasını çözerken kullandığı büyüteci masanın üstüne koyarken ve gözleri yaşlı...
Haklısınız Nadir Bey amca. O zaman anlamamıştım; şimdi çok iyi anlıyorum. Işıklar içinde uyu ey saygıdeğer insan.
 
 

 

22 Temmuz 2016 Cuma

UÇAK - 9

 
SONUÇ
 
   Bu tür yazılarda sonlandırmak başlamaktan zordur. Ayrıca, her sav ve bulgu tartışılabilir.(Biraz da tartışılsın istiyorum.)
   Bir anımla başlamak istiyorum sonuca giderken.
   1980 yılına yaklaşırken, özel bir nedenle yaklaşık üç haftada bir köye gittiğim bir dönemde, bir büyüğüm yeni aldığı tırpanın üstündeki yabancı dildeki yazıyı gösterdi ve "Komutan, ne yazıyor burada?" dedi. Avusturya'da yapılmış dövme çelik bir tırpan demek olduğunu söyledim. Bana renksiz gelen bir 'ha' ile kapatmıştı konuyu.
   Bir diğer gidişimde, 'kendi uçağını kendin yap' konusunu açtı. "Uçağımızı tamamen yerli yaparsak, kimse bize ambargo koyamaz, değil mi?" dedi.
   Kendi içimdeki ve onun içindeki hevesi söndürmemeye özen göstererek yanıtlamak istiyordum fakat 'tamamen' diye vurgulamasını da yanıtsız bırakmak istemiyordum.
   "Biz bir savaş uçağını tamamen yerli yapabilsek ambargo diye bir korkumuz olmazdı. Çünkü böyle bir ülkeye, uçak yapmasa bile, kimse ambargo koymayı düşünemezdi. " dedim.
   Tırpan ile ilgili bilgiyi yazmıştı kafaya. "Demek ki önce tırpan." dedi.
   'Önce tırpan' sözünün haklı yanı var. Biçerdöver veya traktör bir yana, tırpanın üretilmediği ülkede uçak yapmak, hem de tamamen! Akla aykırı.
   Bu 'tamamen' sözü de açmazlar taşıyor içinde. Adını anımsayamadığım birisi, " Sıfırdan elmalı turta yapmak, evreni yeniden kurmaktır." demişti. Yakın gelecekte elmalı turta elde etmek için elma almalısınız. Çok sevdiğiniz elmalı turta için, elma tedarikinde bir risk hissediyorsanız, 'sıfırdanı' bırakıp, bilinen bir elma cinsinin fidanını elde etmek - ve arada elmasız kalmamanın yollarını da kollayarak - en kısa sürede elma ağacınızı yetiştirmelisiniz. Bu arada, elma peşinde koşarken buğdayı ihmal ederseniz, turtadan önce ekmekten mahrum olursunuz.
  
   Mesele onun dediği kadar düz olmasa da bu sözde gene de bir öz vardı: Bağımsız (veya ona yakın) bir savaş uçağı yapımı güçlü ve bağımsız bir ekonomi ile mümkündür ancak. 
   Aksi halde, dış yaptırımlardan korunmak için, ekonomiyi zorlayarak girişilse bile, biçim ve kapsamı farklı başka yaptırımlar da olabilir. Yaptırımın adı illa ambargo olmak zorunda da değil. Lisanslarla, yurt içinde üretilemeyen malzeme veya sistemlerle bağımlı bir üretim, hele bir de finansal bağımlılığı olan bir ülkede, yaptırımdan kurtulmuş sayılabilir mi?
   Bağımsız ekonomi önemli çünkü ekonomisi bağımsız olmayan bir ülkenin bağımsız siyaseti de olamaz. Savunma sanayiinin siyasetle iç içeliğini tekrar vurgulamakta yarar var.
   Küresel koşullarda tamamen bağımsız ekonomi olabilir mi? Bu  da tartışılabilir. Ekonomik yapıyı belirleyen siyaset (Gene siyaset(!)) ülke ekonomisinin ne oranda küresel ağa bırakılacağına iyi karar vermelidir. 
   Güçlü ekonomi derken de finansal, bilimsel, teknolojik ve yönetsel etkinlikten ve üretkenlikten söz etmek istedim.
   NATO'nun havacılık araştırma ve geliştirmelerinde istişare heyeti sayılabilecek AGARD'ın İtki (Propulsion) paneline katıldığım yıllarda, tartışılan konular hep içimi kanatmıştır. Bu kanamanın nedeni, araştırma ve geliştirmede 'bir hiç' seviyesinde olduğumuzu görmemdi. Orada örneğin, türbin sıcaklığını beş on derece daha yükseltecek malzeme seçenekleri ve araştırmalar tartışılırken, biz konuya çok uzaktık. O kadar uzaktık ki o panellere katılmamızı bile NATO finansmanı sağlıyordu; kurumlarımızın bütçesine giremiyordu bile.
   Bunu şunun için yazdım: Bilim ve ARGE tabanı olmayan bir ülke, bu alanlarda başat hedeflere soyunamaz.
   Hep bardağın dolu tarafından söz ederek güllük gülistanlık bir hava yaratanların yanında bardağın boş tarafından söz edene de ihtiyaç var. Üstelik öyle bir bardak ki siz doluluğu bir parmak yükseltirken o iki parmak derinleşiyor.
   Bu meselede duygulara yer yok. Akıl (yani hesap) ve vizyon önde olmalıdır.
  

8 Temmuz 2016 Cuma

UÇAK - 8

 
YAPMIŞTIK
   Sık sık dile getirilir: 1930'larda biz uçak yapmıştık. Bu doğru. Güzel adımları anmakta yarar var ancak, bunu yaparken, gelecek ve gerçek gözden kaçırılmamalı.
   Biz o yılları anarken, Polonyalılar da sık sık "Biz uçak geliştirmiştik. Hatta Türklere lisans satmıştık." diyor olabilirler. Gerçekler bağlamında bir değeri var mıdır bunun?
   Biz uçak sanayisini başlatmıştık amma NATO'ya girince ABD uçaklarını alıp kendi sanayimizi öldürdük tezi de vardır. Bu tez de yanıltıcıdır çünkü yaptığımız şeyler aldığımız şeylerin eşiti veya benzeri değildi ki.
   Aşağıda birinci dünya savaşı öncesi Almanların kullandığı bir uçağın ve onun sağında 1940 larda Etimesgut'ta üretilen uçakların resmi var. Yirminci yüzyılın başında yapılan uçakla aynı yüzyılın ortalarında yapılan uçak arasındaki teknoloji farkı çok yüksek değildir ve gelişme küçük adımlarla olmuştur. Bu dönemde, uygun bedellerle lisans alıp sınırlı sayıda eleman eğiterek bir 'teknoloji adası' yaratmak mümkündü.
   İkinci dünya savaşının ve takip eden soğuk savaş döneminin etkisiyle, apayrı bir teknolojiden doğan jet uçakları ( gaz türbin itkili uçaklar) doğmuştur. Doğum ve gelişme çok hızlı olmuş ve durmadan yeni teknolojiler entegre edilmiştir. Bu hızlı ve radikal değişimlere, bizim gibi ekonomisi ve bilimsel-endüstriyel yapısı zayıf olan ülkeler ayak uyduramamış ve tamamen alan dışı kalmıştır. Artık 'teknoloji adası' yaratmak mümkün değildir. Ülke çapında yaygın endüstriyel ve bilimsel yeterlilik ile daha çok sayıda yetişkin teknik ve idari personel gereklidir. Ve de finans...
   Sözün özü: Gelişmiş ülke olmak gerekir.
Etimesgut'ta üretilen uçaklar, 1950 öncesi


1917 de Alman uçağı

   Dolayısıyla, oradan hareketle buraya gelebilirdik iddiası  isabetli bir tez değildir. Çünkü arada teknolojik bağ yoktur.
   'İkisi de araba. Tekerlekli araç. Dün at arabası yapıyorduk. Öyleyse bu gün de otomobil de denen motorlu arabayı yapabiliriz.' gibi bir tez sağlıklı olabilir mi? Ne teknolojik, ne ham madde, ne yan sanayi, ne bilgiler ve ne de beceriler açısından bir bağ var. Yani, o teşebbüsten kalan bir teknolojik miras yok. Çünkü, ikinci Dünya savaşı ile birlikte, tamamen farklı ve tamamen yeni teknolojiler ve sistemler yürürlüğe girmiştir.
   Günümüz uçakları için, tedarik etmek zorunda kalınacak geniş bir malzeme ve sistemler olduğu belirtilmişti. Geçmişte yaptığımız uçaklarda da satın alınarak entegre edilmiş önemli parça ve sistemler vardı ancak az sayıdaydı.. Demek ki işin bu özelliği pek değişmiyor ancak kapsamı giderek büyümekte. Bu geniş tedarik ağının bizim ölçeğimizde bir ekonomi içinde tamamen yerlileştirilmesi mümkün değildir.
   (Devam edecek.)